|
Askeri ve Sivil
Darbelere Hayır Demek İçin Hayır Demenin 12 Eylül’ü
Darbelerin Fotokopisi Muhtıralar Ve Sabrina Ve De Bir Numara:
Öncelikle darbe ve uyarıların (Ar. muhtıraların) tomografisinin
çekilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.
Ülkemiz üzerinden
numara çevirenler, bir numarayı ülkemizde aratıyor, birilerine göre
bir numara ABD. O zaman bizim iki numarayı aramamız gerekmiyor mu?
Konuya sevgili
Mustafa Mumcu ile başlamak istiyorum.
Sevgili Mustafa
Mumcu 29/11/2009’da aramızdan ayrıldı. İki ay önce (07 / 09 / 2009)
“Ben de Ergenekoncuyum” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Gizlim
kapaklım yok, ben de Ergenekoncuyum. Silivri'ye kapatmaları zor,
zira hiçbir örgüt üyesi değilim. Öyle fotokopi evraklarla filan
bir bahane bulup alırlarsa bilemem. Ama devletim aleyhine hiçbir
şey yapmadım, tek kişilik Ergenekoncuyum. Kendi halinde, düşünce
bazında...”
Şu yorumu yapmışım:
“Ben de 1 numara kim? diye düşünüyordum; anlamıştım bunda bir numara
olduğunu. :)) Güzel ve yürekten bir yazı kutlarım..”
Bana şöyle dönmüş: “Evet, Şevket bey 1 numara benim. Yakında alır
götürürler meçhule. Hakkınızı helal edin. Bu salak savcı bu yazıyı
bile delil kabul edip beni tutuklarlarsa şaşırmayın!.....”
Onlar alıp götüremediler
meçhule, kendi gitti yüreğiyle.
Sevgili Mumcu,
seni anmak adına, senin son yorumunla yazımı sürdürmek istiyorum:
“Evet, 1 numara biziz. Yakında alır götürürler meçhule. Hakkınızı
helal edin. Bu salak savcı bozuntuları bu yazıyı bile delil kabul
edip bizleri tutuklarlarsa şaşırmayın!.....”
Bizde “1 numara”yı
arayan numaracı ikinci cumhuriyetçilerin, Cumhuriyetimizi de numaraladıklarını
biliyoruz.
Numaracılar,
darbe senaryoları bütününde, es geçtikleri gezegenimizdeki “1 Numara”ya
değineceğim, tuşların aşkına.
Uzun zamandır
bu konu da yazmıyordum, nedeni, bıkkınlık yaratması, çünkü hep aynı
senaryolar oynandığı için aynı şeyleri tekrarlayarak insanları bıktırmıştım.
Bu nedenle farklı belgeler bekledim. Belgenin bana gelişi olası
değildi, çünkü ‘Taraf’ değildim. “Düşünmek taraf olmaktır” demelerine
karşın, taraflı olamamışım. Olmam da...
Peki belge toplayarak
ne yapacaktım? Gizdeki darbeye karşı darbe hazırlığı yapacak değildim
ya, yazacaktım elbet! Fakat neyi? Geleneksel darbe korkularını siyasi
ranta dönüştürüp, sivil darbelere özlem duyanları…
Bilindiği gibi,
o dillerden düşmeyen “28 Şubat” görüngüsü (Fr. Fenomen diyorlar)
için ‘balans ayarı” diyorlar: Doğrudur, fakat eksiktir; bu ayar
çok partili döneme geçildiği günden beri yapılmaktadır.
Kim tarafından?
28 Temmuz 1914
yılında başlayan ‘Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ‘Kürenin efendisi’
olan, sermayenin efendisi ve onun gezegenimizdeki taşeronları tarafından.
Süreç, ABD’nin;
Bağlaşık (Ar. İttifak diyorlar) devletler karşıtı Anlaşma (Ar. İtilaf
diyorlar) devletlerin yanında yer almasıyla işlemeye başladı.
Birinci Dünya
Savaşı’nda, bizimle birlikte bağlaşık devletler tarafında olan Almanya
yenilince biz de yenilmiş sayıldık ve Almanya o gün bugündür yenilgiyi,
yani teslimiyeti yaşıyor. Biz ise İkinci Dünya Savaşı’ndaki duruşumuz
ve de emperyal güçlere karşı verdiğimiz “Kurtuluş Savaşı” ile attığımız
tokattan bu yana sürekli balans ayarı ile teslim alınmaya çalışılıyoruz.
Buna kimsenin
karşı çıkacağını zannetmiyorum, karşı çıkacakları konu, ABD’nin
Almanya’yı teslim aldığını yazmam. Eğer buna itirazı olan var ise,
ABD aynen kendisi gibi eyaletlere (16) böldüğü ve Federal Parlamenter
Cumhuriyet’e dönüştürdüğü Almanya’ya konuşlandırdığı 120 bin Amerikan
askerin yanıtını versin bana.
Bana kimse uydurmaları
(Arapça. Maval) okumasın! Almanya dünyanın 3. büyük devi değil ABD’nin
Avrupa’daki güçlü karargâhıdır, İsrail de Ortadoğu’daki karakolu...
Soruyorum:
II. Dünya Savaşı sonrasında, 1949'da, Almanya Amerika ve Rusya arasında
paylaşılmak adına iki devlete bölünmedi mi? Bu iki devlet, 1990
yılında birleştikten bir yıl sonra (25 Aralık 1991) Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği (SSCB) çökmedi mi?
Almanya, Afganistan’daki
askeri gücüyle ABD ve Büyük Britanya’dan sonra en çok askeri güç
gönderen ülke değil mi? Bırakın Obama öncesi Almanya ve ABD çekişmesini;
tümü danışıklı dövüş; bilmiyor mu insanlar Obama seçilmezden önce,
Avrupa’da ilk durak olarak Almanya’yı tercih etmesinin gerekçesinin,
büyük bir bölümü İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’ya gelen asker
ve onların ailelerinden oluşan ABD’liler olduğunu -ki kendisi de
itiraf etmiştir- Almanya ve ABD’nin yakın dost olduklarını ve bu
sürecin, Almanya'nın savaş sonrasında tekrar endüstrisinin kurulması
için 1948’deki ABD Marshall Planı ile başladığını kim yadsıyabilir?
Amerikan Ordusu’nun
II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu ve kendi toprakları dışındaki en
büyük üssünün Almanya’da olduğunu ve bu üssün ABD’nin Avrupa’daki
hava gücü ve aynı zamanda Nato’nun lojistik tesislerinin merkezi
olduğunu bilmiyor muyuz?
Almanya'da,
Amerika Birleşik Devletleri tarafından konuşlandırılmış nükleer
silahlar bulunmuyor mu?
Bugün, bu küresel
efendinin ülkemizi de eyaletlere bölmek isteyip istemediğinin yanıtını
verebilir misiniz?
Anadolu insanı
bugüne kadar buna izin vermedi ve Büyük Önder Atatürk Almanya ile
alınan yenilgiyi yengiye dönüştürdü, yani asla teslim olmadı. Bugün
aşağılanan, o günün koşulunun zorunlu tek partili döneminde İkinci
Dünya Savaşı’na (1 Eylül 1939) dün, Amerikan mandası isteyenleri,
Ali Kemalleri ve bugünün postmodern mandacı Ali Kemalleri lütfen
aklına getir) 1950 sonrası sürekli bizi yenilgiye uğratmanın ‘marchal’lığı
içindeler.
Süreç nasıl işletildi?
İçimizdeki İrlandalılara
göre tek parti yönetimi otoriter ve baskıcı idi. İkinci Dünya Savaşı’nın
galibi ABD ve İngiltere de aynı şeyleri düşünmeye başladı. Özellikle
İngiltere, çünkü Anadolu insanı ve Atatürk’ten yediği tokadı unutamıyordu
İngiltere ve diğer emperyalist güçler. ABD de buna hazırdı, çünkü
gezegeni ele geçirmek istiyordu. Bu nedenle II. Dünya Savaşı’na
katıldı.
Önünde ÜÇ tehlike
vardı. SSCB, Japonya ve Hitler’in Nazi Almanya’sı.
7 Temmuz 1937’de
Çin’e saldıran ve 9 Eylül 1945’te durdurabildiği Japonya, ABD’nin
ilk hedefiydi…
Aslında SSCB’nin
de hedefi Japonya idi, çünkü Hitler’in Nazi Almanya’sı ile 25 Kasım
1936 tarihinde Anti-Komintern Paktı'nı imzalamıştı.
Japonya Büyük
Okyanus'ta olası bir Amerikan askeri müdahalesini önlemek amacıyla
ABD’nin Pearl Harbor askerî üslerine (7 Aralık 1941) saldırdı. Ve
Japonya ABD ve müttefikleriyle bilfiil 8 Aralık 1941’de savaşa başlamış
oldu. Japonya’yı durdurmakta zorluk çeken ABD 6 Ağustos 1945’te
Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te de Nagazaki’ye Atam bombası atarak
işi bitirdi.
Gezegeni ele
geçirmek isteyen bir diğer saldırgan ülke de; Hitler’in Nazi Almanya’sı
idi. Bu amacı için dünyanın en büyük enerji kaynağı kömür madenleri
için Polonya’ya saldırmıştı (1 Eylül 1939) ve Japonya ile ortak
hareket ediyordu. Aslında SSCB, Alman yayılmacılığına karşı İngiltere
ve Fransa ile dayanışma içinde olmak istemiş, fakat bu isteği her
seferinde reddedilince 23 Ağustos 1939 günü Hitler’in Nazı Almanya’sı
ile saldırmazlık paktı imzalamak zorunda kaldı. Amacı, Nazilere
karşı savaş hazırlığı yapmak için vakit kazanmaktı. Stalin (SSCB)
saldırmazlık paktı tek taraflı olarak kaldırdı, çünkü o da Hitler
gibi yayılmacı politikalarında ısrarlı idi, öyle ki; Türkiye’den
bile toprak istiyordu. Türkiye dışında diğer istekleri yerine geldi
(Türkiye’den toprak alamamış, çünkü içimizdeki İrlandalıların tanımladığı
tek partili otoriter ve faşizanla suçladıkları liderlerle başarılmıştı).
Bu ara İngiliz ve Fransız ve ABD emperyalistleri Nazileri kışkırtıyorlardı
SSCB’ye saldırsın diye ve sonunda (1941) Hitler Sovyetlere saldırdı.
Ne mi oldu? Ne olacak; Stalin bu sefer müttefiklerin yanında yer
aldı. Faşizmin yenilmesinde II. Dünya Savaşı’nın en ağır bedeli
ödeyen güç olarak (24 milyon ölü) müttefiklerin yanında Nazi Almanya’sına
karşı kazandığı zafer uluslararası alanda gücünü ve popülaritesini
artırdı…
Ve sonunda;
ABD ve SSCB
gibi süper güçler ortaya çıktı. Nato ve Doğu Bloğu olmak üzere iki
kutuplu güç dengesi oluştu, bu da Soğuk Savaş’ın başlangıcı idi.
Son dünya savaşının iki galibi vardır. SSCB ve ABD.
İşte bunlardan ABD ve İngiltere tarafından dayatılan demokrasi baskıları,
yani ABD ve İngiltere’nin ülkemiz için biçtiği güdümlü ve bağımlı
demokrasi elbisesini Türkiye’ye giydirmek için başlayan politikalar
doğrultusunda..
Ülkemiz insanı
uyarılara yabancı değildir.
Kurtuluş savaşı veren, askerle bütünleşmiş Anadolu insanının ömrü,
Büyük Önderle birlikte, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine
verdiği uyarılarla doludur
İlk uyarısını 18 Mart 1915’te Çanakkale’de vermiştir..
İkinci uyarısın 19 Mayıs 1919’da Samsun’da..
Üçüncü uyarısını 30 Ağustos 1922’oe Afyon’da..
Dördüncü uyarısını 23 Nisan 1920’ de Ankara’da..
Beşinci uyarısını 29 ekim 1923’te Ankara’da vermiştir..
Altıncı uyarısını, 1959’un Kasım-Aralık aylarında İstanbul’da vermiştir,
Yedinci uyarısını(muhtırasını) 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul
Beyazıt meydanında ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için 76 gençlik
örgütünün toplanması ve faşistlerin kanlı pazara dönüştürdüğü halk
uyarısı..
Gün geldi 2000’ler
sonrası bu uyarısın tekrarladı, fakat anlayan olmadı:
Örneğin; 14 Nisan 2007’deki Ankara Tandoğan ve 29 Nisan 2007’deki
İstanbul-Çağlayan uyarısı…
Fakat, 2000’ler
sonrası; emperyalizme vurduğu darbe nedeniyle, emperyalist ve onun
yerli işbirlikçileri, Kurtuluş savaşının öncüsü Atatürk ve Anadolu
insanından intikam almak adına, Atatürk ilke ve devrimlerine saldırmak
için, her koşulda kullandıkları askerin Kemalist duruşunu kırmak
için; Demokrasiyi araç olarak kullanarak, sanal darbeler ortamı
yaratmanın kurgularına girdiler..
Öncelikle şu
darbelerin ve o’nu tamamlayan askeri uyarıların (Ar. Muhtıra diyorlar),
doğrusu askerin siyasete karışmasının (Ar. Müdahale) zamandizinine
(Fr. Kronoloji diyoruz) bir bakalım:
TSK’nin ilk siyasete karışmasının tarihi 9 Kasım 1938’dir; Atatürk’ün
aramazdan ayrılışından bir gün önce.
İlk uyarı (muhtıra)
ise 12 Mart 1971 uyarısı (muhtırası) olarak söylense de; ilk uyarının
3 Mayıs 1960’da Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel
tarafından Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e verildiği savlanır.
Bilindiği gibi;
1946'da Demokrat Parti (DP) kuruldu. İsmet İnönü’nün de büyük gayretleriyle
çok partili demokrasi sürecine geçilmiş ve sonrasında 1950'de otuz
yıllık tek parti iktidarının simgesi CHP iktidarı yerini DP iktidarı
gelmiş, Adnan Menderes Başbakan, Celal Bayar Cumhurbaşkanı olmuştur…
DP süreci alabildiğine
hız kazanır. Emperyaller ve Atatürk karşıtları harekete geçmiştir
artık…
Ezan Türkçe okunurken, Arapça okunmaya başlanmış. Kurtuluş savaşının
muzaffer ordusunun kumandan kademeleri tek-tek (tıpkı bugünkü siyasal
erkin saldırısı gibi) değiştirilmeye başlanarak, emperyal güçlere
katkı bağlamında, bizle hiç ilgisi olmayan Kore Savaşına bir tugay
asker gönderildi ve de ardından Marshall yardımlarıyla yapay ekonomik
kolaylıklar sağlanmaya başlandı. Artık küresel efendilere (ABD ve
İngiltere) teslimiyet dönemi başlamıştı. Onların güçlerini pekiştirmeleri
için 17 Ekim 1951'de NATO'ya girmenin yanında; küresel efendinin
politik, ekonomik, psikolojik ve askerî güçleri bir arada kullanma
planları (Fr. Stratejik) doğrultusunda İran, Pakistan ve Türkiye’ye
CENTO'yu kurdurttular.
İkinci seçimlerde
(1954) de oylarını artıran DP, ülkenin yapay umudu olarak gösterilir
oldu. Adeta Halkla bütünleşen izlenimi yaratılarak sosyal, ekonomik
ve askeri alanlarda ülkeyi ileri noktalara taşıyor kanaati oluşturulmaya
çalışıldı ve ABD Başkanı Eisenhower'in isteğiyle Türkiye İsrail'i
tanıyan ilk Müslüman ülke olarak Araplar ve İslam âlemi ile ilişkilerini
kopardı (tıpkı 2000’ler sonrası gibi).
İktidar küresel
efendilerin güdümündeydi ve onlara bağımlıydı. Halkı oyalamak, onları
uyandırmamak için, onların kutsal inançlarını siyasal ranta dönüştürmek
için sürekli halkın kutsal inançlarını okşuyordu.
İslam ülkelerinden
tamamen uzaklaştırılmıştı.
Tam bu noktada; Orta Doğu Kafkaslardaki soğuk savaş dönemi azalmaya
başlamıştı. ABD isteklerini elde etmişti ve artık DP’nin kullanma
tarihi bitmek üzere idi ve de ABD, DP ile bağını yavaş-yavaş kesiyordu
(Bu döneme ne kadar benziyor değil mi, arkadaşlar).
Beklenmeyen bir şey oldu. Menderes saf değiştirmeye çalışıyordu,yani
Rusya’ya yöneliyordu (Ruslarla, İskenderun Demir Çelik Fabrikası
anlaşması).
Artık ABD düğmeye
basmıştı…
Beklenen oldu.
Kasım-Aralık (1959) ayları, CHP'nin de gayretleriyle halk bilhassa
öğrencilerle birlikte uyarısını (muhtıra) vererek sokağa indi. İktidar
yolsuzlukla, ABD uşağı olmakla ve irtica ile suçlanıyordu (ne kadar
benziyor değil mi günümüzde..Onun için Başbakan çıkıp, ideolojisinin
nefret ettiği Menderes’i bugünlerde siyasi ranta dönüştürür oldu
gibime geliyor).
İşte DP iktidar
süreci, çok partili dönemin ‘Darbeye esas’ askerin önemli uyarısını
(muhtırası beraberinde getirmiştir Cemal Gürsel’in bu uyarısı15
maddeyi içermektedir.
Bayar’ın istifa
etmesi ve Menderes’in cumhurbaşkanı olması,hükümette değişiklikler
yapılması, İstanbul ve Ankara Valileri ile emniyet müdürlerinin
değiştirilmesi, muhalefet ve basının eylemlerini soruşturan, soruşturma
(Ar.tahkikat) komisyonlarının kapatılması, Ankara sıkıyönetim komutanın
değiştirilmesi, tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması, anti
demokratik yasaların tasfiye edilmesi, vatandaşlara eşit davranılması,
din istismarının terk edilmesi, maddeleridir..3 Mayıs günü emekliye
ayrılan C. Gürsel, halkın,öğrencilerin üzerine askeri birliklerin
sevk edilmesini ve Polisin profesörlere karşı kullandığı şiddete
şiddetle karşı idi..
Türkiye Cumhuriyeti
tarihinde gerçekleşmiş halk ve asker dayanışmasındaki ulusal devrim,
27 Mayıs 1960’da yaşama geçti..
Ulusal devrim
klasik askeri emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır; bazı düşük
rütbeli subayın planları ile icra edilmiştir.
Gerekçe; Demokrat
Parti’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına
götürmesi idi. Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak
üzere birçok DP’liyi tutuklandı.Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun,
emekli olduktan sonra DP'den milletvekili seçilen eski Genelkurmay
başkanı Mehmet Nuri Yamut ve eski bazı komutanlar da tutuklananlar
arasındaydı.
Her ne kadar, demokratik haklar bütünündeki ulusal başkaldırı olarak
görülse de, işletilen süreçte antidemokratik insan hakları karşıtlığıyla
beslenen kimlikler yüklenir oldu, gizemli işbirlikçiler ve de ABD
tarafından. Ve böylelikle; Celal Bayar yaş haddinden kurtuldu ancak
1961’de Yassıada mahkemeleri kararıyla Adnan Menderes, Hasan Polatkan
ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildiler.
Birilerine göre; Atatürk’ün 1923'den itibaren devlete ve bürokraside
oluşturduğu statükocu temeller on yıllık DP iktidarıyla fazlaca
hırpalanmıştı, dahası batı değerleri ile oynanmasına izin verilmemişti.
Amaç; ABD ve İngiltere güdümünden yavaş-yavaş uzaklaşıp halkın iktidarı
olmak isteyen DP yıkılmıştı. Ve böylelikle devlet’te yer bulmaya
çalışan Anadolu insanının önü kesilmişti.
İyi de bu halk
iktidarı; muhalefeti ve basını soruşturan komisyonlar aracılığıyla
mı kuruluyordu.
Ne diyor Söner Yalçın 5 Eylül 2010 yazısının bir yerinde? “- Her
türlü yayını yasaklamak, yayın organlarının basım ve dağıtımını
durdurmak ve kendilerince gerekli her belgeye el koymak bu tahkikat
komisyonunun görevleri arasındaydı. (Belge aradığı her kurumu, her
evi izinsiz basma yetkisi vardı.)
- Meclis görüşmeleri
ya da önergeler sadece Resmi Gazete’de yayınlanabilecekti.
- Hükümet bütün iletişim araçlarından istediği gibi yararlanabilecekti.
Anlaşılacağı üzere komisyon, TBMM’den ve mahkemelerden daha güçlüydü;
savcı ve hâkimlerin bütün yetkisini elinde tutuyordu…”
AKP için bugünlerde
satır aralarında söylenenlere ne kadar benziyor değil mi? Özellikle
‘devlette yer bulan Anadolu insanı’. Soruyorum, “Devlette yer bulan
Anadolu insanı mı, yoksa siyasal İslam’ın tabanı mı?”
Halkoylamasında
‘Hayır!’ çıksın, bu vaveylayı daha da yükseltecekler, dün ABD tarafından
iktidara getirilenler, ABD tarafından götürüldük diyerek mağdurları
ve mazlumları oynayacaklar...
Doğrudur; DP döneminde başlatılan katkılar sürdürülmüştür. Örneğin;
Amerikan barış gönüllülerinin etkinliği, okullarda Amerikan süttozu,
tereyağı ve bisküvi ikram edilmesi -Ki o hiç sevmediğim ABD peynirini
pencereden atar, içmesini hiç sevmediğim süttozu sütü kazanın içine,
arkadaşımın soğukkuyu ayakkabısını atmıştım, mart 1960’da- İşin
çelişkili en büyük yanı; Menderes hükümetinin "memleketi Amerika'ya
satmak"la suçlanarak 1960 harekatı yapılması ve sonrasında
bu hareketi yapanların ABD’ci olarak suçlanması. Bu da ülkemize
özgü bir siyaset olsa gerek..
Doğrudur;
Ordu'yu politikanın
merkezine oturtulması(Bana göre sonrası darbelerde bu süreç yaşandı.
O süreçlere ses çıkarmayanlar, bugünlerde, 1960 devrimini yerden-yere
vuruyorlar Ali Kemalcıklar-.
1961 Anayasası gereğince oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK)
ise ordunun sivil hükümetler ve meclis üzerinde sürekli denetim
kurmasını sağlayan bir mekanizma ve On yılda bir müdahalelere zemin
hazırlayarak "askeri vesayet" geleneği oluşturulması.
Tüm bunlar bahane
edilerek sivil faşizmin temellerini oluşturmanın yanlışlığını algılayamamak,
sizce yanlışların en büyüğü değil midir?
Özellikle bugünlerde,
bir zamanlar “Amerikan uşaklığıyla” suçladıkları Menderes ve Özal
için “Babamız” diye dolananlara mı bu hal inanacak ve faşist anayasaya
evet diyecekler.
H1960 devrimi
daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri darbelerden farkı TSK
emir komuta zinciri içinde yapılmamış olması şeklinde yorumlayanlar,
nedense bunun, halkın ve öğrencilerin desteğindeki ulusal devrim
hareketi olduğunu halka kesinlikle anlatmalı.
Şu bir gerçek
ki ABD’nin bunda da dahli vardır. Nedene kısaca yukarıda değindim..
Fakat 27 Mayıs
1960’i iyi anlamak için, kesinlikle ondan sonra gelişen darbeler
ve muhtıralar sürecini işlemek gerekir:
Sonrası süreç
nasıl geliştiğine bir bakalım;
Kanlı Pazar,
16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Beyazıt meydanında ABD'nin 6. Filo'sunu
protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada meydana
gelen olaylardır… Gösteri yapılmadan önceki günlerde Komünizmle
Mücadele Derneği uyarılarda bulunarak halkı tepkiye çağırdı. O gün,
diğer bir grup da Beyazıt meydanında taşlı sopalı beklemeye koyuldular.
İki grup meydanda karşılaştı. Olaylar sırasında Ali Turgut Aytaç
ve Duran Erdoğan adlı gençler bıçaklanarak öldü.
12 Mart Muhtırası: 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin
Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri
komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur'un
imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra vererek hükümetinin
istifasını zorlandığı askeri müdahaledir.
Cemal Gürsel'in
ani ölümü (1965) sonrası Cumhurbaşkanlığı'na Genelkurmay Başkanı
Cevdet Sunay geldi. Sunay'ın yerine 16 Mart 1969'da Memduh Tağmaç
getirildi…
İnönü’nün öncülüğünde
DP’lilerin siyasi hakları iade edildi(14 Mayıs 1969). Ordu karşı
idi ve darbeye hazırlanıyordu.
Tüm bunları
Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın belgelerinde; 19 Mayıs 1969 akşamı
Ankara'daki Merkezi Haber alma Örgütü'ndeki bir CIA görevlisinin
Washington'a gönderdiği mesajda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin müdahaleye
16 Mayıs günü karar verdiği söyleniyordu. Bu gelişmeleri sezinleyen
İsmet Paşa 20 Mayıs'ta Cevdet Sunay’ı mektupla uyarmasına karşın
yanıt alamıyor.
Sonra genel seçime gidildi. Süleyman Demirel önderliğinde Adalet
Partisi, 1969 Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Genel Seçimleri'nde
tek başına iktidar oldu. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs darbesiyle
kaybettikleri siyasi hakları 1970'lerin ortalarına kadar da iade
edilmedi.
Bu seçime göre Adalet Partisi aldığı % 46.55'lik oyla meclise 256
milletvekili gönderip iktidar partisi, Süleyman Demirel ise başbakan
olmuştur. [4] Cumhuriyet Halk Partisi ise meclise gönderdiği 143
milletvekiliyle ana muhalefet partisi olmuştur.
1970'te, çalışma
yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş
Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı,
11 Haziran 1970'te cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe
girdi.
Kanunlaşan tasarı
esas olarak Türk-İş'ten DİSK'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı.
DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye
İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesi'ne
götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı.
DİSK'li sendikacıların
ve yöneticilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı, İstanbul'un
belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye
girdi.
Gösterilere
pek çok fabrikadan 75.000 dolaylarında işçi katıldı. Olayların birinci
günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti.
DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim
mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana
gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf yaşamını yitirdi. (16
Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar
yaşandı).
Türk Silahlı
Kuvvetleri tarafından emir-komuta zinciri içerisinde 12 Mart muhtırası
verilmemiş olsaydı, TSK içinde kurulmuş olan ve başında Emekli Korgeneral
Cemal Madanoğlu'nun bulunduğu gizli askeri cunta fiilen 9 Mart 1971
tarihinde darbe yapacaktı. (Cunta içine sızmış ve önemli görevler
üstlenmiş olan Mahir Kaynak vasıtası ile darbenin önüne geçildi).
12 Mart 1971
darbesine giden süreçte Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim gazetesi
etrafında toplanan ve içlerinde 27 Mayıs Darbesini yapan Millî Birlik
Komitesi'nin gerçek lideri.Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun
da bulunduğu "Milli Demokratik Devrimciler", o dönemin
siyasi partilerinin demokrasi anlayışının bir oyalamaca olduğunu
ileri sürerek ulusçu-devrimci yöntem olarak ifade edilen ilkeler
doğrultusunda muhalefeti savunuyorlardı. Devrim gazetesinin genel
yayın yönetmeni Hasan Cemal çok sonraları anılarını anlattığı Cumhuriyet'i
Çok Sevmiştim adlı kitabında o zamanki amaçlarının "ulusalcı"
subayları ikna ederek onlarla birlikte bir "Milli Demokratik
Devrim" darbesi yapmak olduğunu yazdı (Sınırsız ve kuralsız
demokrasi avcılığı yapan Hasan. C’nin şimdiki duruşu size hiç düşündürücü
gelmiyor mu?).
Nitekim 9 Mart
1971 tarihinde planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet
Eymür'ün durumu Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı
Faik Türün'e haber vermesiyle akamete uğratıldı.
Ve 12 Mart 1971
uyarısı-ki bana göre darbedir- yaşanır oldu ve Üç fidan darağacına
gönderildi. Menderes’i enterne eden mantık ABD’nin bir oyunuydu
bu, gelenekçi (muhafazakâr) halkın gönlünü almak için, Deniz Gezmiş,
Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamıyla Menderes’in intikamı alınıyor
imajı yaratılır oldu.
Gerekçe; "Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve
yaptıklarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik
huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş
uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının
öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin
geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür."'
Muhtıranın üzerine
başbakan Süleyman Demirel istifa etti Kocaeli bağımsız milletvekili
Nihat Erim başbakanlığında bir hükümet kuruldu ve 1973 seçimlerine
kadar Türkiye'de yarı askeri bir rejim hüküm sürdü.
Olguyu tüm detayıyla
ele alalım:
12 Mart Darbesi:
Dünyayı sarsan Öğrenci hareketleri hareketi ülkemizi de etkilemişti.
Ankara Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi'nden başlayan hareket ülkemiz
genelindeki üniversitelere de yayılır. Bu bir siyasal harekettir
ve gençliğin artıdemokrasi duyarlılığıdır..
Polis saldırıları
başlamıştı, çünkü anti-Amerikancı ve anti-emperyalist söylemlerden
içteki işbirlikçiler rahatsız olmuştu. Bu rahatsızlıkların faşist
kitleyi harekete geçirerek gösterdiler.
6. Filo'ya karşı protesto mitingleri ve yürüyüşleri yapılır. Polisle
çatışan sol görüşlü gençler askerle karşılaşınca "ordu-gençlik
el ele" sloganları atarlar.
İşbirlikçiler;
gösterilerin arkasında İnönü olduğunu savlanarak olguyu 27 Mayıs
öncesindeki hareketlerle özdeşleştirirler.
Emperyal yağdanlıklara
göre; aşırı solcular, 27 Mayıs'ta yarım kalan, "Milli Demokratik
Devrim" idealini gerçekleştirmek için hareket geçmişlerdir.
Bu hareketi kırmak için, "9 Martçılar" olarak bilinen
sol eğilimli subay grubunun Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda toplantı
yaptıkları haberini yayarlar ve ardından asker içindeki sağcı kesim
12 Mart 1971 Müdahalesini gerçekleştirir(Bugün ordu siyasi merkeze
oturdu diyenler, siyasi merkezin yandaşları bu askerler için zerre
kadar laf etmezler. Onlar için ideolojilerine karşı duran ve laik
demokratik Cumhuriyet’i savunan askerler faşisttir ve siyasete müdahaleye
koşullanmışlardır.)
Çelişkiye bakar
mısın; 12 Mart Muhtırasının aşırı solcu gençlere yapıldığını savlayanlar,
utanmadan 180 derece dönüş yaparak, adeta faşist cunta ile işbirliği
içinde değilmiş izlenimi vermek için, 12 Mart’ın; Süleyman Demirel’e,
yani halkın büyük desteğiyle önemli başarılı icraatlar yapan AP
hükümetine yapıldığını söyleyebilmektedirler. Çünkü Türkiye'nin
huzurlu, müreffeh, güçlü bir devlet ve ülke olarak yaşamaya hakkı
yokmuş (bugünkü söylemlere ne kadar benziyor. Benzer çünkü, o gün
bunları söyleyen kimlikler, bugün Ergenekon kurgulayıcısı AKP için
aynı şeyleri söyleyenler.)
Adalet Partisi
(AP) yönetimine karşı yapıldığı söylenen 12 Mart’ın gerekçesi; ekonomik
ve siyasi krizmiş. O zaman, Menderes olayında olduğu gibi bu sürecin
arkasında da ABD ve CIA oluyor. Demek ki ABD sosyalist, fakat bizim
haberimiz olmamış..
İşin ilginç
yanı; 12 Mart’ı yapanların gerekçesi de, Milli Nizam Partisi’nin
ve lideri Necmettin Erbakan’ın irticai hareketleriymiş (El insaf,
60 öyle, 12 mart öyle, 12 eylül öyle ve 28 şubat öyle ama irticanın
bir türlü önü alınmadı).
Öylesi bir dümdüz
mantıkla yaklaşılıyor ki, çıldırmamak olası değil; siyasilerin çok
güçlü geldiği dönemlerde, devleti ve Cumhuriyeti biz kurduk gerekçesiyle
ordu iktidara el koyuyormuş. Ne rastlantıdır ki, her darbe ve uyarı
sonrası izin sağ partiler iktidar olmaktadır. Bir düz mantık da
benden; o halde bu darbeleri ABD-CIA ile birlikte sağcılar kurgulamaktadır.
Öyle ki; Türkiye'nin İslam ülkeleriyle yakınlaşması, U-2 casus uçaklarına
izin verilmemesi haşhaş ekiminin yasaklanması vs, Bunların çoğu
kesintili CHP iktidarları döneminde olmadı mı?.. Özellikle haşhaş
ekim yasağı zaten ABD’nin isteği idi ve bu isteği sağ iktidar yerine
getirmişti. Bunun operasyon gerekçesi haşhaş ekiminin serbest bırakılmasıdır,
ki bunu da Ecevit hükümeti yapmıştır ve 12 Eylül darbesinin gerekçesi
olabilir, 12 Mart’ın değil..
14 Ekim 1973
tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde TBMM 15. dönem milletvekilleri
seçilmiştir. Bunun sonucunda 185 milletvekiliyle CHP iktidar, Bülent
Ecevit'te başbakan olmuştur.
12 Eylül Darbesi:
Ve 12 Eylül
Darbesi. Bilmem bu darbeyi anlatmaya gerek var mı? Bu darbenin de
Demirel’e yapıldığını, Özellikle kimleri beslediğini, bu darbenin
de irtica tehlikesi nedeniyle yapıldığını, ABD’nin yaptığını sıralamaya
gerek var mı?
Darbelerin başat
gerekçelerinden biri deTürk-Sovyet ticari ilişkilerinin geliştirilmesinin
ABD'yi rahatsız ettiği. İyi de neden Rusya-KGB değil de, her defasında
ABD-CIA darbe yapıyor ve her darbe sağın daha da güçlenmesini ortaya
çıkarıyor (Sakın bana 12 Mart sonrası Milliyetçi Cephe hükümetlerini
es geçerek Ecevit iktidara geldi demeyin...) Burada da düz mantık
yürüteceğim; demek ki sol böylesi kurgularda güçlü değil, güçlü
olan sağ… söylemiştir.
Bir başka gerekçe
de, 12 Eylül öncesinde "ABD Türkiye'nin İran'a dönebileceği
korkusu imiş.. İyi de aynı ABD çiftliğinde bir cemaat liderini neden
besliyor ve de bugünün siyasal İslam’ını neden destekliyor?..
28 Şubat Müdahalesi
ve E-Muhtıra
Köşe dönücü
iş bitirici Özal dönemi için o birileri diyor ki; 12 Eylül’ün türettiği
1983'ten sonraki Özal'lı yıllar Türkiye'nin kazanılmış zaman dilimi
olarak büyük reformlara sürecidir. Devamında çekinmeden. Dahası
halkı keriz yerine koyarak; 1980'lerden itibaren ABD'nin İslami
hareketlere karşı duruş sergilemeye başlamış ve özellikle 1990'da
Sovyet bloğunun çökmesiyle NATO'nun değişen kavramı (Fr. Konsepti)
önem kazanarak,
İslam medeniyetini
ve coğrafyasını hedef almak için "Radikal İslam" veya
"İslam fundamentalizmi" kavramlarını gündeme taşıdığını
söylemektedirler.
Bu yaklaşım
siyaset ve sosyal bilime aykırı yaklaşımlardır. Çünkü, ABD ve NATO
madem böylesi bir yaklaşım içinde, neden F.Gülen’e sahip çıkmakta
ve de siyasal İslam’ın iktidarı için kolaylıklar sağlamaktadır.
Evet, doğru ve anlamlıdır; Carter'in Ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev
Bizezinski'nin 30 Haziran 1986 tarihli U.S. New and Report dergisinde
yayınlanan anılarında yer alan "İslam dostlarımızda bastırılmalı,
düşmanlarımız da teşvik edilmeli". Hatta Fransa Savunma Bakanı
François Leotard (29 Eylül 1994) "NATO'nun kendisini İslamcı
fundamentalizmden gelen tehdide göre yönlendirmesi gerekir".
Sonrasında; NATO Genel Sekreteri Willy Claes: "Köktendincilik
Komünizmden daha tehlikelidir... lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin..."
Bu sözleri yerine getirmek için, İslamiyet’in bir kanadı kullanılarak(ki
büyük çelişkidir) BOH (Büyük Orta Doğu Harekatı-Projesi) bütününde
ülkemizde Ilımlı İslam Süreci başlatılmıştı. Öyle bir süreç ki;
Iran kadını bize koşarken, bizim kadınlarımız radikal İslamcı İran’a
koşturularak.
Yaklaşıma bak.
Dahası olayı nasıl saptırıyorlar ABD ile yatıp kalkanlar. Neymiş
efendim;
"irtica komünizmden daha tehlikeli" sözünün Türkiye'de
gündeme oturması sonrası ABD-CIA ve 28 Şubat 1997’de Sincan’da tankları
yürütmüştür. amentüsüne dönüşmesi manidar değil midir?
Hadi diyelim; Nato kavramını (konseptini) değiştirince Türkiye buna
hızla uyum gösterdi ve MGK toplantılarında, Milli Güvenlik Siyaset
Belgesi'nde değişikliğe gidilerek "irticanın bölücü tehditten
daha öncelikli tehlike" olarak ilan edilmesi (yanlış mı?) ve
Refahyol hükümeti yıkıldı..
İyi de onun
yerine gelen AKP, yıktıklarıyla yıkılan Refahyolu’nu aratmıyor mu?
Aratmıyor ise, bilmediğimiz bir gizemli teslimiyet var.
NATO ve ABD
öteden beri kavramı (Konsepti) siyasal İslam’ı beslemek değil mi
idi?.. Sanki hiç vazgeçti de..Bugün daha fazlasıyla besliyor.
Fehmi Koru 25
/ 08 / 2000) 28 Şubat'ı "en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş
dış destekli bir devlet projesi" diyor; Peki, 2000’ler sonrası,
iki günde kurulup, üçüncü gün iktidara taşınan AKP süreci neyin
projesi. Dürüst isen ver bunun yanıtını.
MGK toplantısında
Batı Çalışma Grubu (BÇG - 28 02 / 1997)'nun 1995 yılından bu yana
üzerinde çalışarak hazırladığı post - modern darbe bildirisi ve
kararlarını Refahyol Hükümeti (Erbakan - Çiller)'ne sundular. Doğrudur.
Zamanın Genelkurmay II. Başkanı Çevik: "Arkadaşlar Türkiye
tarihi bir dönem yaşamıştır. İlk defa TSK öncülüğünde sivil toplumun
örgütleri ve halkın desteğiyle ülkeyi laiklikten uzaklaştırmak isteyen
güçler engellenmiştir. Bu silah kullanılmadan rejimin özgücü ve
sivil inisiyatifle yapılan post-modern bir darbedir." Dediği
de doğrudur.
Peki soruyorum
bu Çevik Bir Paşa, şimdi nerede görevli? AKP yandaşı bir oluşumun
yönetiminde kim çalışıyor.
Dedim ya, halkı
keriz yerine koymak buna derler..Ordu siyasetin merkezine konuşlandı,
askeri Koruma (Ar.vesayet ), asker sivil siyasete karışmamalı. Asker
bu nedenle uyarılmalı, kulağı çekilmeli. Tüm bunlar masal. Asker’in
1960 ve 28 Şubat mantığının, dahası halka ve sola yakın, Laik Demokratik
Cumhuriyetçi duruşu değiştirilerek 12 Mart ve 12 Eylül mantığına
dönüştürmektir, temel amaç. Daha doğrusu askeri bekçi Murtaza’ya
dönüştürmekte...
Ilımlı İslamcı
teorisyenlerin şu değerlendirmesi size de ilginç gelecektir: Cumhurbaşkanı
Demirel defalarca darbe ve muhtıralar yaşamasına karşın 28 Şubat
darbecilerinin yanında saf tutacak, adeta 28 Şubat rejimin sivil
baş aktörü olacaktı.Sizler değil miydiniz o Demirel’in kucağında
büyüyen. Ne oldu da Baba diye peşinden koştuğunuz Demirel sizin
için bu kadar değişti.
Kesinlikle inanıyorum;
klasik, modern darbelerden sonra post-modern bir darbe sürecinin
yaşandığına. Siyasal erkin başlattığı sanal Ergenekon süreci böylesi
bir süreçte sivil faşizme giden yoldur. Artıdemokrasiyi değil antidemokrasiyi
kurumsallaştırma sürecidir, 2000’ler sonrası..
Olguları saptırmak
resmen ilkeleri olmuş. Öyle olmasa bunları söylerler miydi:
28 Şubat ülkeyi
laiklik adına irtica'dan koruyacağım derken her türlü entrika, batık
bankalar, yolsuzluklar, şaibeli özelleştirmeler, başını almış gitmişti.
Ülkenin 60 milyar doları bu süreçte buharlaştırılmıştı. Başörtüsünün
üniversitedeki yasağı imam hatip okullarının İnançlı insanın fişlenmesi
ve işinden, gücünden, istikbalinden mağduriyeti cinayetler 28 Şubat'ın
çirkin yüzünün hemen akla gelen resimleridir.
İnsanda biraz
insaf olur, utanmayı bırak. 28 Şubat sonrası kim iktidar oldu? Ülke
bu süreçten sonra tüm ulusal değerleriyle kim tarafından satıldı.
Her şeyi özel-leştiren mantık neden TOKİ’yi özelleştirmedi? Kimin
çocukları kimler tarafından okutuluyor? Kimlerin çocukları siyasal
erki arkasına alarak köşe oldu? 28 Şubatın Generallerinin bazıları
nerede çalışıyor? Ülkeyi kim 400 milyar dolar batağına sürükledi?
Devlet memuru iktidar mensupları havuzlu villalarda nasıl oturabiliyor?
Analarımızın
kutsal başörtüsünü modernize ediyorum diyerek daha da karartan kimler?
Kadınlarımızın
ve kızlarımızın başına çaput sıkarak kutsal Anadolu insanının kutsal
başörtüsünü kimler siyasi ranta dönüştürdü? Parti militanlarını
devlet kurumlarına dolduran ve bunları inançlı insanlar diye yutturan,
gerçek inançlıları perişan eden kim? KPSS sınavları rezaleti kimlerin
işi? 12 Eylül darbecilerini ayıplıyoruz, hayır duası etmiyoruz diyen
mantığın, karanlığın gülen yüzü tarafından sürekli hayırlarla yad
edildiğini nasıl unutursunuz?
İttihatçı ve
Jön-Türk darbelerle Balkanlar ve Osmanlı imparatorluğu kaybedildi
diyenler, Balkanları ve Osmanlı İmparatorluğunu kurmaya mı çalışıyorlar?
(Böylesi bir süreç gerçekleşme sürecine girsin ben de varım).
En önemlisi;
“klasik, modern, post-modern darbe dönemleri kapanmıştır. e-muhtıranın
da sahibi çıkmamıştır ve sanaldır” diyenler, acaba Yaşar Büyük Anıt
ve Başbakan’ın Dolmabahçe konuşmasından sonra ortaya çıkan “E-Muhtıra
(28 / 04 / 2007)”nın kimler tarafından verildiğini / kurgulandığını
bilmeyecek kadar algısızlar mı? Dolmabahçe’de FB mi tartışıldı?
Mağdurları ve mazlumları oynamanın aracı “Uyarı (Muhtıra)” İlker
Başbuğ tarafından verilmediği için mi “Devlet Şeref Madalyası” ile
ödüllendirilmedi? Yaşar Büyükanıt, hangi hizmetinden dolayı bu madalyayı
hak etti?
Darbelerin nedeni
olarak gösterilen, anarşi, terör, irticanın yükselişi ve bölücülük
olgularında 2000’ler sonrası artma mı, yoksa azalma mı oldu?,
Yaşanan bütün
darbe ve müdahalelerde ABD’nin etkinliği azaldı diyenler, acaba
2000’ler sonrası yapılanmalardaki ABD etkinliğini hiç düşündüler
mi?
İşin düşündürücü
boyutu, küresel efendiyle hareket edenlerin, küresel efendiye karalamalarını
da siyasi ranta dönüştürmeleri?
Darbeler Anadolu'nun
yetişmiş insan kaynağını devletten uzak tutmuş diyenler, bugünkü
devlet yapılanmasında, parti militanları mı, yoksa Anadolu insanı
mı etken, bunu algılayabiliyor mu?
Beyler amaç, askeri darbeleri kullanarak sivil darbeye gitmektir.
Atatürk’ün evrensel felsefesini, ilke ve kurumlarıyla Cumhuriyet
ile birlikte yok etmektir..
Sakın şaşırma;
Peygamberimizin Kâbe’ye girişi gibi, karanlığın gülen yüzünün “Anıtkabire”
girerek, işaret vermesini yaşarsan. Çünkü çok suskunsun..
Günümüzde. Özellikle
1990 ve 2000’ler sonrası asker üzerinden kurgulanan oyunlar ABD
+ AB = ARBD küresel saldırı denklemi bütününde, ABD öncülüğünde
tek elden uygulanmaktadır, çünkü SSCB devleti de yukarıda belirttiğim
gibi dağılmıştır ve iki kutup tek kutba inmiştir..
AKP iktidarı
ile bu somut olarak karşımıza çıkmaya başladı;
Eldiven. Yakamoz.
Balyoz… Ayışığı… Sarıkız… İrticayla Mücadele Eylem Planı, Deniz
Baykal operasyonu, vs, vs. Bakalım başka neler-neler kurgulanacak.
Sayın Kılıçdaroğlu için, özel müfettiş görevlendirildiğine göre,
arkadan yeni kurgular geliyor demektir..
Nedir bunlar?
Planlar..
Neyin Planları..?
Neyin olacak, elbette ki, yıllardır özene-bezene yetiştirdiğimiz
ve gerektiğinde çıkarmak için sandıkladığımız darbe planları..
Ne olduysa oldu,
nasıl olduysa sandığı kapanlar bunları tek-tek sandıktan çıkardılar
ve darbecilerin yerine kendileri kullanmaya başladılar..
Bir de bunların
günlüklerini tutan varmış.
“Özden Örnek darbe günlükler. Balbay darbe günlükleri.”
Dünün refleks Ömer’i, bugünün Ömer Çelik’i “Her taraftan silah ve
darbe planları fışkırıyor.” demekle ne kadar haklıymış...
Ülkemiz resmen
darbeler cehennemi. Bulgulayanlar kimler, cenneti getirecek olanlar.
Öylesi bulgu ki; Berlusconi darbesine özdeş:
İtalya Başbakanı Berlusconi, yerel seçim arifesinde parti aday listesinin
zamanında teslim edilmemesinin yarattığı krizi, “jet kararname”
ile çözdü. Muhalefet lideri Di Pietro, “Bunun adı darbedir. Tek
çözüm demokratik halk ayaklanması” dedi.
İhbarları sandık
- sandık belgelerle (nereden ve nasıl bulduysa) yapan kim?
Mehmet Baransu
-Taraf Gazetesi Muhabiri- Zaman Grubuna ait Aksiyon Dergisi eski
muhabiri, Kürt kökenli bir aileye mensup. 4 yıl ABD’de kaldı. Belgeler
bavulla kendisine geliyor. Fakat bavulla belge getirenleri tanımıyor.
Yasemin Çongar’ın CIA çalışanı olan eşi ile ABD’den dost.
Bunları yayınlayan
kim?
Taraf Gazetesi.
Devlet ve Ordu düşmanı haberlerin sürekli olarak verildiği, ekonomik
kaynağının ve zararların karşılanmasının bazı cemaatler ve dış kaynaklı
fonlar tarafından karşılandığı gazete. Çetin Altan’ın oğlanlarından
birinin Genel Yayın Yönetmeni, CIA çalışanı eşinin Yardımcısı olduğu
iki kişi tarafından yönetilen yayın organı.
Gözaltı’na Alma
Kararını verenler kim?
Adına Ergenekon
denen davanın Savcıları. Bu Savcıların uygulamalarından şikayet
eden hukuk adamlarının ortak talebi nedir? Tutuklamaların cezaya
dönmesi ve insanların haksız yere, uzun süre cezaevinde tutuklu
kalmaları. Şu örnek veriliyor: Bir şüphelinin evinde bulunan 150
yıllık antika tüfek yanlışlıkla! Otomatik ağır silah diye yazılmış,
mahkeme sürecinde doğrunun anlaşılması, bilirkişi raporu derken
gerçek 1 yıl sonra anlaşılıyor ve adam boşu boşuna 1 yıl yatıyor.
Peki, bu Savcıların uygulamaları ile ilgili olarak HSYK’na şikâyet
var mı? Yüzlerce var. Bu şikâyetleri yürürlüğe koymayan makam neresi?
Ali Dibo şaibesi ile suçlanan Adalet Bakanlığı...
Ey iktidar;
Elinden geleni
ardına koyma, gözaltına almak yetmez, zindanlara da atsan Türk Milleti,
bu yaptıklarının hesabını 12 Eylül’de senden soracak. Sonra da Türk
Adaleti çuvalı dibinden tutup silkeleyecek. Seyreyle o zaman gümbürtüyü.
Bu konuda yazdıklarım:
http://blog.milliyet.com.tr/EYVAH_ASKER_YINE_KONUSTU
_____/Blog/?BlogNo=113524
http://blog.milliyet.com.tr/Ergenekon_ve_dedi_kodu/Blog/?
BlogNo=163370
http://blog.milliyet.com.tr/Tolon_Pasa_ve_Ergenekon_ciddiyeti
/Blog/?BlogNo=161796
http://blog.milliyet.com.tr/Cumhuriyetimizin_86__yilinda_islak_
imza_masali/Blog/?BlogNo=210757
http://blog.milliyet.com.tr/Bu_bir_muhtira_miydi___/Blog/?
BlogNo=188398
http://evm.blogcu.com/postergenekon-oykusu-ve-kronolojisi-1/
4849947
http://evm.blogcu.com/postergenekon-oykusu-ve-kronolojisi-2/
4849914
http://blog.milliyet.com.tr/Ergenekon_Vadisi_dusler/Blog/?BlogNo=
173950
http://blog.milliyet.com.tr/Balbay_ve_beyaz_sayfa_ofkesi/Blog/?
BlogNo=166712
İşin en ilginç
yanı; sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının yeni planları:
"Balyoz
Planı"na ilişkin iddialar kapsamında "tutuklanacaklar"
listesinde adlarının yer aldığı ileri sürülen 27 gazeteci, İstanbul
Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.
Dilekçede, "Taraf
gazetesinde 20 Ocak 2010 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlanan
'Balyoz Planı' haberinden başta dönemin 1. Ordu Komutanı olmak üzere
birçok üst rütbeli subayın Anayasa'yı ihlal suçu ile yasama organına
ve hükümete karşı suç oluşturan eylemlerde bulunduklarının anlaşıldığı"
iddia edildi.
Suç duyurusu
dilekçesinde, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Abdurrahman Dilipak, Ahmet
Taşgetiren, Ali İhsan Karahasanoğlu, Cengiz Çandar, Ekrem Dumanlı,
Hasan Celal Güzel, Hidayet Karaca, Hüseyin Gülerce, Mustafa Karaalioğlu,
Perihan Mağden, Akif Emre, Hasan Karakaya, Kazım Güleçyüz, Mehmet
Ocaktan, Nuh Gönültaş, Sibel Eraslan, Sadık Albayrak, Yavuz Bahadıroğlu,
Emre Aköz, Serdar Arseven, Mustafa Erdoğan, Etyen Mahçupyan, Gülay
Göktürk, Ali Bayramoğlu ve Murat Belge'nin imzaları yer aldı.
Düşünebiliyor musunuz; nasıl ve kimler tarafından kurulduğu gün
gibi ortada “Taraf” denen gazete, ülkemizin en büyük okunurluğu
olan güçlü gazeteleri es geçip bu bilgilere ulaşıyor ve ülkemin
gündemini oluşturabiliyor. Bu kadarına da pes doğrusu. İşin en önemli
yanı, bunu yukarıda dilekçe sahibi sınırsız ve kuralsız demokrasi
avcısı sol eskilerin, Zaman gazetesinin ve de ülkemin en fenomen
Nazlısı tarafından beslenmesi..
Dışarıdakilerin
bakışı ise, ayrı bir düşün konusu, çünkü içerdeki sınırsız ve kuralsız
demokrasi avcısı sol eskilerinin, bölücülerin ve İslamistlerin söylemleriyle
örtüşüyor.
İngiliz The
Times gazetesi, “Balyoz” darbe iddialarına dikkat çekerken planın
“görülmemiş ayrıntılarının şoke edici” olduğunu yazdı.
Gazete, Türkiye’deki
“iktidar mücadelesinin de, silahlı kuvvetleri, komplocular ile siyasetten
uzak bir orduyu isteyip, hassas belgeler sızdıran isimsiz askerler
olmak üzere ikiye böldüğü”nü de öne sürdü.
The Times gazetesi,
“Balyoz” darbe planı iddiaları ve Türkiye’deki laikler ile hükümet
arasındaki gerginlikleri irdeleyen iki ayrı haber yayımladı.
“Balyoz” darbe
planı iddialarına ilişkin “Belgeler içeren valiz, çok Türk vari
yeni bir planı ortaya çıkarttı” başlıklı haberde AKP’nin iktidara
geldiği 2002 yılında lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk siyasetinde
“yeni temiz bir sayfa” sözünü verdiğini, partisine ilişkin korkuları
gidermek amacıyla da AB üyelik hedefine ve dünya ekonomisine daha
büyük entegrasyonuna destek vereceklerini söylediğini kaydetti.
Gazete, "Balyoz" darbe planına ilişkin olduğu öne sürülen
binlerce sayfalık belge, CD'ler ve kayıtlara dikkat çekerek şöyle
devam etti:
“Ancak, The
Times'in gördüğü kanıtlara göre 2002 ve 2003 yıllarında Sayın Erdoğan
ve destekçilerinin iktidara gelmelerinden birkaç ay sonra bazı Türk
generali ve düzinelerce subay, bir darbe ve sonraki dönem için detay
planları başlattı.”
Newsweek: TSK
yenildi.. Siyasette belirleyici güç olmaktan çıkan ordunun kâğıttan
kaplana dönüştüğünü savunan dergi, “Bu durumda Erdoğan’ın daha İslami
bir vizyonu uygulamada özgür olacaktır.. Türkiye’de dokunulmaz olarak
görülen askerler, siyasi kaidesinden düşürüldü” derken, “Ordu sadece
siyasi gücünden olmadı aynı zamanda karşı mücadele edemediği veya
etmek istemediği de kanıtlandı. Geçen hafta, bazıları çok üst rütbeli,
düzinelerce subay gözaltına alındı. Üst düzey askeri liderler ise,
toplandı ve bırak bir darbe, ancak kısa bir açıklama yayımlayabildiler.
Der Spiegel: Geçen hafta içinde iktidar karşıtı planlar kurdukları
gerekçesiyle üst düzey subayların tutuklanması Türkiye’deki laik
elitlere ağır bir darbe vurdu. Ancak bazıları Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın altına girdiği ağır yükü kaldırıp kaldıramaycağını sorguluyor…
Kemalist seçkinlerin pes etmesi durumunda bunun Cumhuriyet tarihinde
ilk kez yaşanan bir durum olacağını hatırlatırken karşı tarafın
da misilleme yapma hazırlıkları olduğunu ifade etti. Aylardır, hukuk
sistemi içindeki Kemalistlerin, AKP’nin kapatılması için dava hazırlığında
olduklarına inanılıyor.
The Times: Türkiye
bir felaketin eşiğinde… Recep Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu
ılımlı İslamcı hükümet ile ordu arasındaki mevcut mücadele, bir
darbeyi provoke ederse veya siyasi yada dini şiddeti kışkırtırsa
eğer, Batı için, bölgesel istikrar için ve bu yükselen ekonomik
gücün umutları için kayıplar, hesap edilemez.
The Economist:
Çılgınca darbe planı hikâyelerine rağmen, Türk ordusu siyasete artık
daha az müdahale etme eğilimine girmekte… İllerde orduya yetkiler
veren, daha açık ifade ile; İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı
arasında 7 Temmuz 1997'da imzalanan ve İl İdaresi Kanunu'nda yapılan
değişiklik askerin, polisin yeterli olmadığı durumlarda toplumsal
olaylara müdahalesine dönük bir düzenlemeyi zorunlu kılan yapılanma.
Emasya (Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma)
protokolünün hükümet tarafından neden kaldırıldığını gün gibi ortada.
Ordunun siyasetteki rolü sadece Türkler açısından önem taşımıyor.
Bu durum, ülkenin stratejik konumu, enerji nakil hatlarında oluşu,Nato’nun
ikinci büyük ordusuna sahip olması, çoğunluğun Müslüman olduğu ender
laik ülkelerden olması açılarından da önemli” ifadelerine yer verdi...
Şu anda eğer Türk ordusu siyasete karışma tutkusundan vazgeçiyorsa,
bu kısmen genelkurmay başkanı İlker Başbuğ sayesindedir... 1990'larda
güneydoğuda görev yapan ve sertliğiyle nam salan Başbuğ, aslında
diğerlerinden daha az laik değil. Ancak Başbuğ, ordunun İslam dini
ile yıldızının barışmadığı algısının, zaten azalan halk desteğini
daha da düşürdüğünün gayet bilincinde. Atatürk 1909 yılında Jön
Türklere, askerlerin artık siyasete bulaşmak yerine orduyu güçlendirmesi
gerektiğini söylemişti. Aradan geçen 100 yılı aşkın süre sonra,
mesaj yerine ulaşmış görünüyor…
Bunları çoğaltabiliriz.
Fakat bir tanesi var ki; ülkemde birilerinin söyleyemediklerini
söyleyerek korku imparatorluğunu alabildiğine besliyor.
Adı Sabrina
Tavernise. New York Times’ten. Seçimlerde AKP’lilerle ev gezmelerine
çıkan bir…
Sabrina’nın, New York Times'ın haber analizindeki çarpıcı ifadelere
bir göz atalım;
Türkiye’de “Balyoz” soruşturmasıyla meydana gelen son gelişmeler
ve ülkenin yönelişine ilişkin soru işaretleri, New York Times gazetesinde
geniş bir haber analizine konu oldu. New York Times, “Türkiye’de
dokunulmaz olarak görülen askerler, siyasi kaidesinden düşürüldü”
derken, “Ordu sadece siyasi gücünden olmadı aynı zamanda karşı mücadele
edemediği veya etmek istemediği de kanıtlandı. Geçen hafta, bazıları
çok üst rütbeli, düzinelerce subay gözaltına alındı. Üst düzey askeri
liderler ise, toplandı ve bırak bir darbe, ancak kısa bir açıklama
yayımlayabildiler” yorumun yaptı. Ülkenin, haklarının çiğnemesinden
korkan milyonlarca laik Türk’te derin bir kaygı yaratarak meçhul
bir istikamete doğru İlerlediği”ni savunan gazete, “Türkiye’nin
kimlik krizine nasıl çözeceği, sınırlarının ötesine yansıyacak”
yorumunu da yaptı.
New York Times,
Sabrina Tavernise imzası ile yayımladığı “Türkiye’de Ordu Çekiliyor
ve Güç Yeniden Uyarlanıyor” başlıklı haber analizinde Türkiye’de
eski komutanların gözaltına alınmasına işaret ederek, “Türkiye’de
uzun yıllarca dokunulmaz olarak görülen ordu, siyasi kaidesinden
şaşırtıcı katiyet ile düşürüldü” yorumunu yaptı.
Bunun da NATO
üyesi “Türkiye nasıl bir ülke olacak?” gibi “hayati” bir soruyu
gündeme getirdiğini kaydeden gazete, ordunun, laikliği korumak için
seçilmiş hükümetleri iktidardan uzaklaştırdığını da yazdı. Gazete
şöyle devam etti:
“Ordu sadece
siyasi gücünden olmadı aynı zamanda karşı koyamadı veya koymak istemediği
de kanıtlandı. Geçen hafta, bazıları çok üst rütbeli, düzinelerce
subay gözaltına alındı. Üst düzey askeri liderler ise, toplandı
ve bırak bir darbe, ancak kısa bir açıklama yayımlayabildiler.”
ABD’li gazete, Türkiye’nin şimdi “kavuğunu değiştirmekte olduğu,
modası geçmiş bir doktrinden sıyrıldığı ancak neler olacağı konusunda
gergin olduğunu” öne sürdüğü haber analizinde şu görüşleri de dile
getirdi:
“Türkiye şimdi,
ülkenin otoriter Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın haklarını çiğnemesinden
korkan milyonlarca laik Türk’te derin bir kaygı yaratarak meçhul
bir bölgeye doğru ilerliyor.”
Bu kaygıların, son hafta arttığını da kaydeden gazete, “Türkiye’nin
kimlik krizine nasıl çözeceği, sınırların ötesine yansıyacak. Türkiye,
NATO’da ABD’den sonra ikinci büyük orduya sahiptir. Kuzeyinde eski
Sovyetler Birliği, Güneyinde ise Ortadoğu bulunan Türkiye’nin stratejik
bir konumu var. Avrupa Birliği üyeliği için aday. On yıllarca süren
büyüme, onu Avrupa’nın 7. büyük ekonomisi haline getirdi” diye yazdı.
Türkiye’de şimdi
“derin tarihi bir değişim”in yaşandığını da yazan New York Times,
daha önce birkaç defa darbe yapan ordunun rolünün, Erdoğan’ın yükselişi
ile değişmeye başladığını, 2007 seçimindeki zaferinin de, askerlerin
siyasetteki rollerini önemli ölçüde azalttığını vurgularken de “Bu
zaten değişiyordu. Savcıların dile getirdikleri darbe komplolarının
hiç biri, gerçekleşmedi çünkü ordunun en tepesindeki liderliği,
onları durdurdu” diye yazdı. Gazete şu değerlendirmeye yer verdi:
“Ve ordunun
göz altılara yanıt vermemesinin, müdahaleler karşıtı bir liderliği
yansıtıyor. Şimdiki Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ,
askerlerin müdahalesine karşın konuştu ve Sayın Erdoğan ile iyi
ilişkilerinin olduğuna inanılıyor. Ancak Sayın Erdoğan’ı eleştirenler
için gözaltılar, muhalefeti susturmaya yönelik çığ çabalar gibi
görülüyor. Ve artık cumhurbaşkanlığı, bürokrasi ve parlamento olmak
üzere, gücün çoğunu elinde tuttuğuna göre, dürtülerinin kontrolsüz
kalmasından kaygılanıyorlar.”
New York Times,
Erdoğan’a karşı koyacak tek kalan kurum olan yargının, “yakında,
İslamcı destekçilerinin ellerine geçmesi” endişelerini de aktardıktan
sonra “Sayın Erdoğan, kazançlı çıkmasından mutlu olacak olanlar
bile kendisi için otoriter eğilimleri olan kusurlu bir lider olduğunu
söylüyorlar” diye yazdıktan sonra Doğan Yayın Grubu’na getirilen
para cezasını örnek gösterdi.
İşte bu kadın,
yani New York Times'ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise, bir iki
yıldır yazdığı haber ve yorumlar yüzünden hedef tahtasına oturdu
ve Ciddi bir itibarsızlaştırma kampanyasının muhatabı oldu…
Bence bunları
hak eden biri, çünkü tüm özgörevi AKP’yi aklamak adına 'laikliğin
elden gittiği, Türkiye'nin ikinci bir İran olma yolunda ilerlediği,
dahası İran bize koşarken, ülkemin İran’a koşuşturulduğu' konularının
doğru olmadığını kanıtlamaktı.Hem de bunu New York Times gibi dünyanın
en saygın gazetelerinden birinde yaptığı için dünya çapında etkili
oluyor ve fena halde can sıkıyordu.
Resmen; AKP'nin
kadrolu yazarıydı, çünkü seçimlerde AKP ile kapı-kapı dolanıyor
ve New York Times'a geçtiği haberlerde Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetine
yaklaşımını iktidar yayın organı dozunda sürdürüyor. Haberlerinde
ağırlıklı olarak AKP'lilerin görüşlerine yer veriyor ve Erdoğan'ın
övüleceği kısımları öne çıkartıyor. Arada, kendi yorumlarına Atatürk
aleyhinde satırlar sıkıştırarak, Erdoğan'ın hamlelerine de 'demokratik
değişiklikler' diyordu."
Onun için; AKP
iktidarı Türkiye'nin umudu idi laikliğe sahip çıkanlar aptaldı.
Yunan asıllı
olduğunu yalanlayanların, yunan düşmanı dincilerin olduğu düşündürücü
idi. Bunlar için Sabrina kutsaldı, Sabrina gibi düşünen AB Komisyonu
Başkanı Barroso, Brüksel'de aşırı Türkiye yanlısı olmakla suçlanan
Finlandiyalı Genişleme Komiseri Olli Rehn ve Joost Lagendijk kutsaldı..
Şimdi yeni bir
durum var. Bir süredir Batı medyasında AK Parti ve Başbakan Erdoğan
hakkında çıkan haberlerin rengi değişmiş durumda. Reformların yavaşladığı,
Erdoğan'ın devletle uzlaşmaya başladığı, AB sürecinin durduğu gibi
eleştiriler öne çıkıyor. Ve bunlar dün Batı'dan gelen eleştirileri
yerden yere vuranlar tarafından manşetlere taşınıyor.
Ve gün geldi
bu Sabrina gerçeği gördü ve AKP’yi eleştirmeye başladı. Daha doğru
batı trenine binmiş doğu yolcusu olduğunu anlamıştı. Sadece Sabrina
değil, ülkemin bazı liberal yazarları ve aydınları da; Partinin
reformcu politikalardan vazgeçerek daha milliyetçi bir çizgiye kaydığını
köşelerine taşımaya başlamış ve Sabrina bu duruşları haklı görmeye
başlamıştı. Öyle ki; Lagendijk ve Rehn gibi isimler de satır aralarında
AKP’yi eleştirebiliyorlardı. Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup
Başkan Yardımcısı Swoboda Erdoğan'a "Türkiye'de daha özgür
basın görmek istiyoruz" diyebiliyordu.
Recep her zamanki
duruşuyla yine tarihi gerçekleri, günümüz Ali Kemaller’in yönlendirmesiyle
çarpıtarak CHP’lilere yanıt verirken, “Dersim sürgünü belgelerini
açıklarım” diyebiliyordu.
Bu olguyu “Dersimiz Dersim ve Gavur İzmir” başlıklı 17/11/2009 tarihli
yazımda işledim.
http://blog.milliyet.com.tr/Dersimiz_Dersim_ve_gavur_Izmir/Blog/?
BlogNo = 214187
Gelin olguyu biraz da farklı bakış açısı getirelim Soner Yalçın’ın
(07 / 03 / 2010) katkılarıyla
Dersim isyanının başlangıcı 1 Ekim 1920’deki Koçgiri isyanı değil
mi? Dahası Sevr’e dayanarak Ankara’dan özerklik isteyen Kürt aşiretlerinin
isyanı. Bu isyanı kanlı bir şekilde kim bastırdı; Sakallı Nurettin
Paşa. Kimdir, bu kişi?
Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Büyük Zafer’in şerefine katılmayı en az hak edenlerden
biri Nurettin Paşa’dır.” Dediği kişi… Konya Valisi ve Konya yöresi
komutanı unvanıyla görevlendirilen bu kişi, duruşu nedeniyle Atatürk
tarafından görevinden alınan ve 1936’da Dersim Harekâtını yöneten
Taşköprü’deki damadı General Abdullah Alpdoğan’ın evine yerleşen
kişi. Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda bazı milletvekilleri
Nurettin Paşa’nın Koçgiri isyanını bastırma yöntemini eleştirdi.
Araştırma komisyonu suçlu bulup Merkez komutanlığından aldığı kişi.
En önemlisi, askeriden uzaklaştırıldıktan sonra Bursa’da “Şeriatı
geri getireceğim” diyerek milletvekili seçilen kişi. Recep bu Terakkiperver,
şeraitçi kimliğin Koçgiri’deki katliamlarına değinmiyor, Dersim
ile birilerine tarih dersi veriyor.
Değinmediği
bir başka gerçeklik, bu isyanların başladığında Anadolu’da 200 bin
istila ordusunun varlığı ve Anadolu’da bu istila ordusunun tetiklediği
isyanların tavan yaptığına, Ermeni, Rum ve Pontus ayaklanmalarının
tetiklendiğine….
İşin en dikkati
çeken olgusu, Ülkemizde Ergenekon sanallığıyla Bir Endonezya sürecinin
işletildiğidir. Daha açık söylemle ulusalcı Ahmet Sukarno ve faşist
Muhammed Suharto süreci.
336 etnik grubun yaşadığı bir coğrafyada ulusalcı olmak, hepsini
bir çatı altında toplamak hiç de kolay değildi. Ama Sukarno sırasıyla
Portekiz, İngiliz, Hollanda, Japonya ve tekrar Hollanda sömürgesi
olan Endonezya'yı bağımsız hale getirdi (27 12 1949).
Sukarno ülkesini
önce, 15 üyeli federasyondan üniter devlete geçirdi. 5 ilke belirledi:
Ulusalcılık, halkçılık, temsili demokrasi, devletçilik, laiklik…
Tam bu noktada
operasyon başlatıldı(30/09/1965) ve “30 Eylül Hareketi” isimli bir
grup Endonezya'nın en kıdemli altı generalini kaçırdı! Endonezya
ordusunun altı üst düzey generalinin kaçırılması, rütbesi düşük
bir generalin önünü açtı. Bu isim, Tümgeneral Muhammed Suharto idi.
Plan belliydi: Tümgeneral Suharto'nun ordunun hâkimiyetini ele geçirip
darbe yapması için, önündeki tüm generaller kaçırılarak öldürüldü.
Ve 1967'de tüm
yetkilerini Tümgeneral Peki bu 30 Eylül hareketi neydi? Arkasında
kimler vardı?
Suharto'ya devretmek zorunda kaldı. Ev hapsine alındı. 3 yıl sonra
da öldü… Yeni döneme “Yeni Düzen” adı verildi. Ulusalcılara, solculara
karşı İslam “panzehir” olarak kullanılmaya başlandı. Ülke rejimi
hukuktan eğitime kadar zaman içinde İslamlaştırıldı.
Günlük yaşam
İslami esaslara göre yaşanmaya başlandı. Bunun bir örneği de Malezya'dır.
Zaten Endonezya Modeli diye bir model yoktu, bunun adı neoliberalizmdi…
Kriz esnasında ülkeden bir anda 11.6 milyarlık sermaye kaçışı yaşandı.
Ve bu kriz döneminde,
20 Mayıs 2002'de Doğu Timor bağımsızlığını ilan etti.
Bunlar bir gerçek ve Türkiye’mizde de benzer şekilde yaşanıyor:
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milletvekilleri ve Bürokratlarıyla ‘Dokunulmazlık’
zırhına bürünerek yargıdan kaçanlar, yurdumuzun zırhı TSK’yi; kirli
kimlik gizli tanıkların suçlamalarıyla’ yargılamaktan çekinmiyorlar.
Dahası Anayasa değişikliğine bile dokunulmazlığın kaldırılmasını
koymaktan kaçınanlar, hiç çekinmeden TSK’yi yargılıyorlar.
İsmailağa Cemaati’ne
yönelik soruşturmayı Jandarma katkılarıyla başlatan bir Cumhuriyet
Başsavcısı (Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner), Erzurum
Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın polis katkısıyla kurguladığı soruşturma
sonrası tutuklanabiliyor. Sonrasında; Yargıtay 11. Ceza Dairesi,
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in tahliyesine karar
verebiliyor.
Bu ülkenin Başbakanı da çıkıp; hiç çekinmeden ‘Yargı CHP’nin arka
bahçesi oldu’ diyebilmektedir. Bu gösteriyor ki arka bahçesi olan
CHP değil. Belli ki; anayasa değişikliğiyle arka bahçeyi büyütmek
istiyor..
Yargıda ve poliste
yuvalanmış TSK’yi düşman gören dinci personelin listeleri dikkate
alınarak; eski komutanlar gözaltına alınabiliyor ve TRT ve AA'nın
henüz gözaltı başlamazdan ve aramalar yapılmazdan birkaç gün önce
haberi olabiliyor. Nerede özerklik?
Bir ülkenin
başbakan yardımcısı, ortaya çıkıp ‘nerden haberi olduysa’ “İmdaaat,
bana suikast yapılıyor” diye ortalığı karıştırabiliyor ve de suçlanan
subayların ofislerinde ‘Kozmik arama’ yapabiliyor.
Ülkemde, bir
kuvvet Komutanına, ülkemin bir savcısı 'İtirafçı Ol' teklifinde
bulunabiliyor (Balyoz soruşturması kapsamında 2 kez ifadesine başvurulan
Orgeneral Hava Kuvvetleri komutanı İbrahim Fırtına'ya Savcıların
İtirafçılık Teklifinde Bulunulduğu Ortaya Çıktı.)
Atlantik ötesi
karanlığın gülen yüzü çıkıp; referandum konusunda; “O pakette milletimizin
istikbali için çok önemli maddeler de var. Ölüleri mezardan kaldırıp
oy kullandırılmalı ve Paket bu yönüyle desteklenmeli; evet oyu verilmeli”
diyebiliyor.
Ergenekon sanallığının Balyoz davası kapsamında yakalama kararı
çıkartılan 11 general ve internet uyarı notu (Fr. Andıç diyorlar)
sanığı generaller terfi ettirilmeyerek Yüksek Askeri Şura'da hükümetin
istediği oldu.
Hükümet elbette ki bazı isteklerde bulunma hakkına sahiptir, çünkü
öyle veya böyle halkın iradesini temsil ediyor, fakat bunun gizemle
amaçlar için dayatma boyutuna taşımasını da dikkate almamız gerekiyor.
Adeta bir şeylerin pazarlığı yapılıyor gibi, özellikle 1. Ordu Komutanı
Orgeneral Hasan Iğsız'nın Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atamasına
ve 2007'de, KKTC'den dönüşünde Cumhurbaşkanı'nı karşıladığında eşi
Hayrünnisa’nın elini sıkmayan korgeneral Aslan Güner 1. Ordu Komutanı
olması gerekirken yerine kendisinden daha kıdemsiz olan Org. Kıvrıkoğlu
atanması Cumhurbaşkanı ve Başbakan dayatması olarak karşımıza çıkıyor.
Diğer taraftan; Erzincan Ergenekon davasının bir numaralı sanığı
olarak adı geçen 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk KKK Eğitim
ve Doktrin Komutanı (EDOK) komutanı olarak atanabiliyor.
Aslında, Askerin doğruluğu tartışılmayan duruşu/davranışı (Ar. Teamül)
alt üst edilerek,
Ordunun bel kırılıp, Muhammedin muzaffer ordularının temeli atılıyor
dense de, bir şeylerden korkuluyor izlenimi veren atamalar zinciri
ile karşı-karşıyayız. Öyle ki, sonrasında, 11. Ağır Ceza Mahkemesi
"Balyoz Planı" davası kapsamında haklarında yakalama emri
çıkartılan 101 sanık avukatının kararı geri alınabiliyor.
Ülkem beklenmedik
olayların odağı değil, beklenen kurgulu olayların odağı oldu. Düşünün;
Ergenekon dava bütününde gün ışığı görmemiş belge ortaya çıkıyor.
Kıdemli albay Dursun Çiçek imzalı (Islak imzalı) bu Belge; Genelkurmay
Harekat Başkanlığı'nın AK Parti'yi ve Fethullah Gülen'i bitirme
planı olarak ortaya atılabiliyor
Ve çok sonraları;Eskişehir
Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “Haliç’te yaşayan Simonlar; Dün Devlet
Bugün Cemaat” adlı kitabı piyasaya sürülebiliyor... Kitabında, Ergenekon
ve Balyoz davalarını, polis teşkilatının içindeki Gülen cemaatinin
nasıl örgütlendiğini, CHP eski lideri Deniz Baykal’ın istifasına
yol açan kasedi, generalleri istifaya zorlayan telefon konuşması
kayıtlarını ve Türkiye’yi derinden sarsan daha pek çok olayı sorguluyor.
Ergenekon davasıyla ilgili rapor yazan ünlü İngiliz gazeteci Jenkins,
AKP ve Gülen cemaatinin 28 Şubat'ın öcünü almak için davalardan
medet umduğunu belirtti. Cemaatin Erdoğan'dan daha güçlü olduğunu
vurgulaması tüm kuşkuları hatta Hanefi Avcı’yı doğrulasa da, ben
yine de Avcı kitabıyla ne avlanmak istendiğini tam algılamış değilim.
Bu bağlamda işletilen süreç kimin lehine işler; Avrupa Milli Görüş
Teşkilatı Genel Başkanlığı yapan, "şeyhülislam seçilen",
üç eşli ve çokeşliliği ‘sünnet bir ibadet’ olarak niteleyen Ali
Yüksel’i danışmanı yapan iktidarın mı (üç çocuk yapın derken, üç
eşlileri besler oldu, üç çocuk garantisi için adeta), yoksa muhalefetin
mi?
Bir taraftan Atatürk ve İsmet İnönü, diğer taraftan Abdullah Gül
ve Recep Tayip Erdoğan…
Birilerinin, orduya karşı yürüttükleri asimetrik Savaşlarını, kendisini
savunan belgesi bile sahte çıkan RTÜK başkanının ve Deniz fenerini
savunmalarını yolsuzluklarını, kalpazanlıklarını ve kayıp trilyonların
sanıklıklarını, antilaik, duruşlarını, sınırsız ve kuralsız demokrasi
avcısı Ali Kemalcıkların, taraf ve TMSF kaynaklı yandaş basının,
yobaz basının beslemeliklerini bırakalım, sadece Atatürk’ün ve İnönü’nün
duruşuna değinip aradaki farkı anlayalım ve şu soruyu soralım kendi-kendimize;
“Bugünkü siyasi erk bir gelişim midir, yoksa gerişim mi?” sorusunu
soralım ve Dokunulmazlıkların niçin kaldırılmadığını düşünerek “HAYIR!”
demenin değil ulusal, evrensel bir zorunluluk olduğunu algılayalım.
Atatürk Cumhurbaşkanı
iken; TBMM’ne başvurarak, bütün mal varlığını milletine bağışlamak
istiyor. Varisi olduğu için yasal olmadığından reddediliyor. Atatürk’ün
en düşündürücü ve bugünkü siyasal erkin yapılanmasını çok iyi anlatan
bir duruş sergiliyor: İnönü’yü19 Eylül 1937 günü Başbakanı İsmet
İnönü’yü görevden alıyor. Sonrasında Genel Sekreteri Hasan Rıza
Soyak’ı çağırıyor ve İşbankası’nın, her ay İsmet Paşa’ya iki bin
lira ödemesi için Talimat mektubu yazdırıyor. Nedeni Başbakan’ın
parasının olmadığını bilmesi. Evet, Başbakan’ın parası yok. Günümüzde,
Abdullah bey böylesi işleyen süreçte, acaba Başbakan için benzer
bir talimat gereksinimi duyar mı?
Bir daha vurgulayayım;
Bir tarafta
Atatürk ve İsmet Paşa; diğer tarafta Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan.
Pazar günü halkoylaması
var. Halk kendi oyuyla oyuna gelmemsi için; birkaç önemli olguya
değinmek istiyorum, sandık başına rahat gitmesi için:
12 Eylül darbe
anayasasına şiddetle karşı olanlar, darbe yapanların yargılanmasını
önleyen 15. maddeyi kaldırdım diyenler neden zaman aşımını kaldıracak
bir ekleme yapmadılar? Bir vefa borcu mu ödeniyor?
Anayasa Mahkemesinin
11’den 17’ye çıkarılarak, hemen-hemen üyelerin tamamı cumhurbaşkanı
tarafından atanacak (14), 3’ü TBMM tarafından. Parti kapatmak için
üçte iki çoğunluk aranacak. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu(HSYK),
7 olan üye sayısı 22’ye çıkarılarak ve de Adalet Bakanı ve Müsteşarı
kurul üyesi olacak..yeniden yeniden yapılandırılacak.
Tüm bunlar bir
partiyi otoriter bir yapıda egemen kılacak bir süreci beraberinde
getirmeyecek mi? Dahası, yargı siyasal iktidarın arka bahçesi haline
getirilmiyor mu? Böylesi yapıdaki yargı ile, iktidardan düşün bir
partiyi yargılayabilir misiniz?
Memura toplu
sözleşeme hakkı, ‘Kamu Görevlileri Kurulu’ bütününde verilmesi,
resmen toplu sözleşme hakkını ortadan kaldırmak değil de nedir?
Bu halkoylamasında,
elmalarla armutların aynı anda oylandığını neden algılayamıyorsunuz?
Memur kardeşim bazı maddeleri beğeniyor, fakat toplu sözleşme ile
ilgili maddeyi beğenmiyor; neden birine ‘Evet’, diğerine ‘Hayır’
deme hakkı yok?
Lütfen farkına
varın, bunlar her şeylerini yitiriyorlar. Siyasi rant kokan 'Hayırlı
akşamlar', 'Hayırlara vesile" tümcelerini bile korkudan söyleyemez
oldular, “Evet Sendromu” yüzünden.
Eğer 12 Eylül’de “Evet” çıkar ise, sakın şaşırmayın, türbanlı köşe
yazarların ve yorumcuların olduğu ülkemin yandaş kanallarında türbanlı
kimliklerin haber okuduğunu ve dualarla haberlerin açıldığını..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
Yazarın önceki yazıları:
30 Ağustos 1923 ve 12 Eylül 2010 Emperyalizme
"Hayır!" Demenin Amentüsüdür
Sıvas-Madımak ve Auschwitz-Reishtag
Birkaç İnsan ve 23 Nisan
Elazığ
Depreminde Suçlu Kerpiç Evler(miş)
Kürt Otonomisi ve Ermeni Haritası
Haiti Depreminin Çağrıştırdıkları
Gripin ve Domuz Gribi
Türkiye İslam Cumhuriyeti
2013'te 1. Yılını Kutlayacak
G-8'i Besleyecek 11'ler ve Pasif Laiklik
ve de Taksim'deki İMF Meydan Savaşı
Çatalca, Trakya, Marmara Afetinin Uyarısı
Ben Dinlencede Balbay İçeride - 2
Ben Dinlencede Balbay İçeride - 1
Çin İ-Çin Cin Diyebilir miyiz?
Cumhuriyet(imizin) Faşistleri
(1 Mayıs'ta Taksim Edenler) ve Cumhuriyet
Meydanı
Obama Bor'a mı Geldi, Ankara'ya mı?
Nöbetçi Anketçi Tahran Erdem
Balbay'a Saldırmak
Eee-Recebim Nedir Bu Ekonomik Paritesizlikler?
Yeni Yıl, Yeni Umutlar
Postemperyalistlerin ve Benim Ermeni
Özürüm
29 E-KİM?
Kendimizle Savaşmak
|