Her yıl sonunda büyük umutlarla besleyip hem yakın çevremize; eş, dost, tanıdıklara, sonra topluma, yurttaşlara ve de tüm dünyaya seslendiğimiz iyi, barış ve huzur dileklerimiz ne kadar gerçekçi?
Bile bile bir ladesin içinde yaşamıyor muyuz?
Onlarca yıldır bunları anlatmış olmanın, uyarmanın, en azından düşünen bir yurttaş olarak, hem toplum üyesi, hem ülke yurttaşı ve elbette dünya yurttaşı olarak, elimden geleni yapmış olduğuma inandığımın bilincinde, göreceli bir iç barış yaşadığımı bilsem de, rahat mıyım? Elimi koltuğumun altına koyup bir kıyıya çekilip izlemeli miyim?
Şu anda Türkiye’deki tartışmalar içinde boğulmak yerine temel dönemeç noktalarından söz etmek istiyorum.
Yıllarca önce, daha öncesi de var ama, bir dönemden başlamak gerekirse, 80’lerin sonunda, 90’ların başında gülmece dergilerinde, tiyatro ve sinema sahnelerinde düşünen insanlar uyarıyorlardı; gülmeceyle karışık bugünlerin geleceğini değişik yollarla haykırıyorlardı; tıpkı bizim yaptığımız gibi.
Hangi gülmece dergisinde olduğunu şimdi anımsamıyorum; yazar kurgu bir öyküyle nasıl gizli gizli yılbaşı kutlaması yapıldığını; evde, arka odalardan birinde dışarıdan görülmeyecek, duyulmayacak biçimde kutlama yaptıklarını anlatıyor, sonra kapının acı acı çalmasından endişelenerek, kadınlara çarşaflarını, türbanlarını sıkı sıkıya bağlamalarını, müziği kapatıp kadehleri saklamalarını tembihleyerek, ‘eyvah geldiler, çok iyi önlem almıştık, nereden duydular ki, şimdi soluğu hangi zindanda alacağız, kimbilir’ denli gülmeceyle karışık böyle günlerin gelebileceğini anlatmaya çalışıyordu.
O günlerde ‘Türkiye Cezayir ya da İran olmayacak’ yolunda sav sözler atılıyordu.
O yazıda ‘abartılarak’ anlatılan günler yaşamadık mı, yaşamıyor muyuz?
Cezayir, İran derken, Afganistan, Pakistan, Suudi Arabistan rejimine dönüşmedik mi?
Bu arada yurdumuzda yılbaşı ‘dinsiz, kâfir gelenekleri’ diye yerilirken, beğenmediğimiz ‘dinci Suudi Arabistan’ında dünyanın en büyük müzik festivali düzenleniyor, yılbaşı için devasa çam ağaçları dikiliyor, kendi takvimleri hicri olmasına karşın, İsa’nın doğduğuna inanılan 24-25 Aralık gününe hazırlık yapılıyor; bizde Miladi olarak bilinen (İsa’nın doğuşuna gönderme yaparak, Arapça doğuş demektir) Gregoryen takvimine göre kutlamalar yapılıyor.
Tersinmeyi (ironiyi) görüyor musunuz?
Ve yıllardır ‘sinirli çocuklar’ diye sırtları sıvazlanan, yıllardır burada, Yalova’da örgütlendikleri bilinen, Muhalefetin araştırma yapılsın, hükümet önlem alsın dediği, ancak her zaman olduğu gibi AKP ve MHP oylarıyla ret edilen, IŞİD (Irak ve Şam İslam Devleti) terörcüleri üç polis öldürüp onlarcasını da yaralarken, Aziz Nesin’in öyküsündeki gibi ‘Ai, ai, ai, kurtmuş, kurtmuş’ mu diyeceğiz?
***
Emperyallerin planları uzun solukludur. Önemli olan yönetimde bulunanların bu planlara zamanında gerekli yanıtları vermesi ve bu oyunları boşa çıkarmalarıdır.
Atatürk’ün Söylev’ini başucu betiği (kitabı) yapıp açıp açıp okumalı.
Gençliğe Sesleniş’te ne söylüyor Atatürk?:
“Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.”
Adım adım geldiler
Biz AKP’nin, dolayısıyla Erdoğan’ın 1996’larda Perinçek’in, dönemin Aydınlık dergisinde ve sonrasında 1997 yılında Cumhuriyet gazetesine vermiş olduğu söyleşiden ABD tarafından hazırlanmakta olduğunu biliyorduk.
Daha sonra Erol Mütercimler’in anlatımlarından 1999’da ne tür dersler verildiğini, dahası kendisine de ‘bu adamın, o zamanki düzene göre’ başbakanlığa getirilmesi için çalışmalar yapıldığı ve danışmanı olması önerisi getirdiklerini öğrendik.
Hayır, son yayınlanan bilgilere göre İstanbul Belediyesi Başkanlığına getirilmesi de planın bir parçasıymış.
O dönem ne olmuştu? Tüm sol partiler bölünüp parçalanmış, her parti kendi adayını çıkarmış ve Erdoğan aradan sıyrılıp İstanbul Belediye Başkanlığı’nı ‘kazanmıştı (!)’.
2002’de de aynı yöntem uygulanmış, koalisyon partileri de içinde olmak üzere partiler bölünüp parçalanmış, Genç Parti oyların önemli bir bölümünü almış ve aradan yine Erdoğan’ın AKP’si sıyrılıp iktidar koltuğuna çıkmıştı.
Arkası çorap söküğü gibi geldi; Baykal ikna edildi, Erdoğan siyasete döndürüldü, sonra Ergenekon, Balyoz, Casusluk kumpas davalarıyla TSK çökertildi.
2017’de ise muhalefetin, basiretsizliği mi dersiniz, korkaklığı mı dersiniz ya da işbirliği mi dersiniz, engel olmaması ya da olamamasıyla Tek Adamlığa getirildi, vb, vb… (Bu arada son seçimlerde muhalefetin kazandığını, ancak bilinçli olarak verilmediğini ısrarla anımsatalım.)
Çok önceden hazırlığına başlanan güney sınırının mayınlardan arındırılması, Suriye olayının da çok önceden hazırlanmakta olduğunun göstergesiydi.
Arada ayrıntısına girmediğim çok olaylar var ancak, onlar da bunlara benzer ve dikkatli okurlar bunları anımsar elbette.
***
Ta başından beri sürekli yazdık, çizdik; ancak gerekenler zamanında gerektiği gibi yerine getirilmediği için bugün bunları yaşıyoruz.
Çok yazdık ama, yine yazalım:
ABD’de başkanlar değişir ancak emperyal siyasetleri değişmez.
Daha 1998’de dönemin başbakanı Bülent Ecevit, ABD’nin Irak’ta kukla bir Kürt devleti kurmak istediğini ve buna kendisinin karşı çıktığını söylemişti.
1990’lardan beri hazırlanmaya başlanan Siyasal İslamcı Erdoğan hiçbir resmi görevi olmaksızın ABD’de kırmızı halılarda karşılanıyordu, Soros’larla görüşüyordu.
Atatürk ne diyordu Gençliğe Sesleniş’inde?:
“Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.”
Yine yeni bir yıla giriyoruz ve hem ülkemiz, hem bölge ve hem tüm dünya daha derin bir krizin içine sokuluyor.
Bunlar böyle her dediklerini yapıp özellikle Türkiye’yi çökertecekler mi?
Baksanıza, ABD Büyükelçisi Barack ne diyor?: “Osmanlı Millet Düzeni’ne dönün”.
Bunun gibi nice söylemleriyle bir ülkenin iç işlerine karıştığı için, çoktan ‘persona non grata / istenmeyen adam’ ilan edilip sınırdışı edilmeliydi.
Ancak ‘Dünya liderimiz’ ve Dışişlerimiz kös dinliyor.
Bilindiği gibi 10 Milyon dolar ile aradıkları terör örgütü liderine koca bir ülkeyi tepside sundular.
Daha dün, Trump “Esad’ı devirmek için Erdoğan ve Netanyahu’nun birlikte çalıştıklarını, onları çok sevdiğini” anlatmadı mı?
Söylenecek çok şey var, dilimizde tüy kalemimizde mürekkep bitti bunları anlata anlata…
Şimdi de ‘çok bi dindar, muhafazakâr’ iktidar tetikçilerinin (ben onlara gazeteci demiyorum) ve bu arada anlı şanlı magazin dünyasının vitrin yüzlerinin açığa çıkan (o da Erdoğan sonrası boşluğu doldurmaya çalışan odakların sıcak güç savaşı sayesinde) eylemlerini, çekirdek çitleyip izliyoruz, diyeceğim ama, gerçekte izleyemiyoruz, çünkü söz konusu olan ülkenin bulunmuş olduğu acıklı durum ve geleceği…
Yine de gelecek yılın barış ve huzur getirmesi umut ve dileklerimizi koruyalım. Ama öylesine pembe bir dünya hayaliyle değil; muhalefete hem destek hem doğru yerde doğru eylem ve girişim yapması için baskı; ve elbette iktidara hukuksuzluklarını sona erdirmesi için sürekli baskıyı eksik etmeden…
Daha iyi bir dünyaya uyanmak üzere…
Umut yoksulun ekmeği, ye Memet, ye!..
Gözleyi, gözleyi… / Ömer F. Özen / Bizim Anadolu / 31.12.2025









