AnaSayfa/Accueil/Home » Gündem-Güncel » Yurtta Orman Azalması

Yurtta Orman Azalması

Yurtta Orman Azalması

Yurtta Orman Azalması

2018 Temmuzunda, parçalı bulutlar varken gökyüzünde, bir gün, Sabiha Gökçen Hava Limanı’nda bindiğim uçak beni Diyarbakır’a uçuracak.

 

 

 

 

 

2018 Temmuzunda, parçalı bulutlar varken gökyüzünde, bir gün, Sabiha Gökçen Hava Limanı’nda bindiğim uçak beni Diyarbakır’a uçuracak. Yanımda bir genç oturuyor. Tanışıyoruz. Adem Demir. Yüksek Orman Mühendisi. Düzceliymiş. İstanbul Orman Fakültesi’ni bitirmiş. Ben de özümü tanıtıyorum.

 

“1964’te Nevşehir Lisesi’ni bitirdiğimde girmek istediğim fakültelerden biriydi” diyorum.

 

“Günümüzde sayıları pek çoğaldı. Karadeniz Bölgesi üniversitelerinin çoğunda açıldı. Akdeniz Bölgesi kentlerinde de var” diyor.

 

Doktora tezimi hazırlarken yararlandığım orman, ekoloji kitaplarını, doç ve prof adlarını söylüyorum. Hayretle yüzüme bakıyor.

 

“Meslekten olmadığı halde, benim fakültemin öğretim elemanlarını, yazdıkları ders kitaplarıyla bilen, makalelerine varıncaya dek tanıyan, unutmamış ilk sizi gördüm. Belleğiniz de güçlü anlaşılan” diyor.

 

Adlarını duymuş da kitaplarını görmemiş o hocaların. Makalelerini de okumamış. Ben onları liselerde öğretmenken de biliyordum, fakültelerde bitki coğrafyası dersi verirken de okuyup yararlanıyordum.

 

Yeni bitirmiş okulunu Adem. İlk atandığı yer de Diyarbakır.

 

Kızılcahamam üstlerine değin görünüm gökçe göğertili. Sonra bozkır… Adem, Düzce doğusuna hiç geçmemiş. Okulu İstanbul’da. Orman mühendisliği stajını Yıldız Dağları’nda yapmış. Uçak Kırıkkale üzerinden geçiyor. Bir zamanlar göl olan Seyfe… Apak tuzlu bir birikim şimdi. Kırşehir-Kayseri arası gerçek bozkır. Erciyes Dağı görünüyor; doruğunda (3917 m) buzullar ışılıyor.

 

Adem aşağılara bakıyor. Bulutların üzerindeyiz.

 

“Ne kadar az orman kalmış” diyor.

 

“Adem, o gördüklerin de orman değil. Bulutların yere düşmüş gölgesi” diyorum.

 

“Bu durumda orman hiç yok” diyor.

 

“Evet” diyorum. “Milattan önce 11 binden bu yana Anadolu yarımadası sürekli insan barındırmış. Dolmuş dolmuş boşalmış. Boşalmış boşalmış dolmuş. Savaşlar yüzünden de ormanlar çok yıkıma, bozuma uğramış. Pırçık pırçık edilmiş. Hani, belgesellerde izlediğimiz ABD ormanları, Avrupa ulusal parkları yok bizde. Gönül rahatlığıyla öğüneceğimiz, gurur duyacağımız orman da kalmamış. Pek az yerde yerel bitki toplulukları… O kadar.”

 

“Neden böyle olmuş?”

 

“Fakültede size anlatmış olmalı hocalarınız. Yüksek yaylada yaşamak ne demek? Yılın 12 ayı, her gün, her gece ısınmak için ateş yakacaksın. Ocağın sönmemesi gerek. Orman her zaman “cibali mübaha” olarak görülmüş.

 

“Ne demek cibali mübaha?”

 

“Osmanlıca. Herkesin yararlanabileceği dağ demek. Ağacını kes, çalısını kes, otunu kökle. Karşılığında bir fidan dikmek yok alışkanlıklarımız arasında. Zorunlu da değil. Kimse umursamamış. Sonra orman, davarcı halk için hep bir tuzak olarak görülmüş.”

 

“Tuzak mı, neden?”

 

“Çünkü orman tehlikeler de barındırır evcil hayvanlar için. Kurdu, canavarı, uğrusu… Köylü, karşı dağdaki davar sürüsünü evinin önünde oturup seyretmeyi yeğler. Eğer o dağ orman örtüsüne sahipse tehlikelerle doludur. Fakat, ormansızlığın sonuçları en çok ne zaman ortaya çıkar?”

 

“Ne zaman?”

 

“Sağanakların ardından ya da lodos esip kar örtüsü eriyince ortaya çıkan sellerden sonra. Öyle yıkıcı, yokedici olur ki seller, bir köyü tümüyle ortadan kaldırabilir. İnsan, hayvan, tarım araç gereçleri… Her şeyi mahveder.”

 

“Benim bildiğim, bir de seçim öncesi orman yangınlarının artması…”

 

“Doğru… Yerel ya da genel seçimden önce adaylar, eğer orman kalmışsa o dolayda, köylüye der ki, ‘kesin, korkmayın. Başınız belaya girmeyecek. Ben size avukat bulacağım, kurtaracağım.’ Böyle böyle ormanlar günlerce yanmıştır 1950’de, 1954’te, 1957’de.”

 

“Sonuçta dünyada orman varlığını en hızlı yitiren ülkelerin başında gelmişiz.”

 

“Evet. Daha mesleki uygulamaya yeni başlıyorsun. Yaşar Kemal rahmetlinin “Yanan Ormanlarda 50 gün” adlı harika bir kitabı var. Harika derken, acı mı acı demek istiyorum. Onu okursan ders kitaplarından öğrenemediğin pek çok bilgiye erişirsin. Kolay bulunur, rahat okunur bir kitaptır.”

 

Güzel hostesler içecek, yiyecek dağıtıyorlar. İsteyene çay, kahve; peynirli, domatesli tost… Acıkmışız. İştahla yiyoruz. Çabucak bitiyor.

 

“Orman azalmasının başka ne gibi nedenleri var acaba?”

 

“Bir örnek vereyim. Eskiden trenlerde kömür ve odun kullanılırdı. Eskişehir ile Konya ve Karaman arası bugün çöl görünümlüdür. Neden? Trenin yakıtı bitiyor. Görevliler her yolcunun eline birer balta veriyor, ‘Hadi gidin, ağaç getirin. Ya değilse tren yoluna devam edemeyecek’ diyor. Herkes gideceği, ulaşacağı yere bir an önce varmak istiyor. Öyle olunca önüne çıkan ne varsa fidan, çalı, ağaç … kesip getiriyor ve tren işliyor.”

 

“Bu çok çarpıcı bir olay. Sanırım ülkemizde gezmediğiniz yer kalmamıştır.”

 

“Sayılır. Coğrafyacı olarak yaptığım yolculuklarda, görev yaptığım yerlerde çevreme alıcı gözle bakmış, ilgili kurumlara rapor verir gibi yazılar yazmışımdır. Örneğin, Bitlis köylerinde keçi sürüleri görürsün. Çobanın ellerinde bir de değil, iki tane tahra vardır. Meşeleri kesecek de keçilerini besleyecek. O meşeler hep kellelenmiş durumda olduğundan bir türlü gelişemez. Neden meşelere gereksinim duyar keçi? Çünkü yerde çayır, ot da yoktur. Toprak aşınımı o denli hızlı ilerler ki, Anadolu toprakları iskelet topraklardır; demeli, sığ, tohum atmak için yeterli kalınlığı olmayan. Sonuçta ne tarım yapmak için ortam elverişlidir, ne de hayvanların beslenmesi için çayır çimen yetişir… Durum budur.”

 

“Başka!”

 

“41 yıl önce görev yaptığım Yozgat’ın Kadışehri Bucağı… Ortaokulda sosyal bilgiler öğretmeniydim. Her cuma günü dersim saat 15’te sona erdi mi, çantama fotoğraf makinalarmı, bir kutu ıhlamur, bisküvi -konuk olacağım ev sahibine vermek için- koyar, yürüyerek, iki saat sonra Yavuhasan köyüne ulaşırdım. Deveci Dağları ki Yozgat ile Tokat arasında sınır. Güzel ormanlarla kaplıydı. Aynı yere bugün yeniden gitmek içimden gelmiyor. Çünkü, biliyorum ki o ormanlar tümüyle ortadan kaldırılmasa bile seyreltilmiştir, kel dağlar – benim başım gibi – ortaya çıkmıştır. İçim ürperiyor. Korkuyorum. O günleri özlüyorum da. Olumlu gelişmeler yok mu, var elbette… Fakat, yurtta orman azalması korkunç boyutlarda. 1050’den bu yana vatan bildiğimiz bu toprakların doğasını, ormanını, çayır çimenini, su varlığını iyi koruyamadığımız bir gerçek… Ne yazık ki durum budur.”

 

“Teşekkür ederim. Bilgilenmiş olduk.”

 

Uçak Güneydoğu Torosların üzerindeydi. Aşağıda Çermik görünüyor… Sonra Atatürk Baraj Gölü’nün gökçe suları. Sağda Fırat; solda Dicle… Ve göz alabildiğine düzlükler… Sararmış ekenekler. Biçerdöğerler çalışıp bitirmişler işlerini.

 

Sarı, sapsarı bir dünya… Köylerin çevresinde küçük tepeler, höyükler… Sıcaktan yanarken halk, o yükseltilerin ağaçlandırılmasını düşünmemiş, bir kılavuz önlerine düşüp de, bunu gerçekleştirememiş.

 

Uçağın, hava limanına inmek için tekerleklerini çıkardığını anladık. Gittikçe alçalıyor, alçalıyor. İşte tekerlekler piste dokundu.

 

Ve yolculuğun sonu… Dışarı çıkmak için bir telaş… Herkes cep telefonuyla haber veriyor yakınlarına… Merdiven başında alnımıza çarpan fırın sıcaklığı… Uçak serindi. Yolculuk güzeldi. Dışarıda göz kamaştırıcı bir aydınlık…

 

Genç orman mühendisi Adem’e başarılar diledim, ayrıldık…

 

…………………

 

 

emrullahguney@gmail.com

 

Tüm Yazıları»

 

 

Dr. Emrullah Güney / Bizim Anadolu / 07 Haziran 2020

 

Şu haber ve yazılarla da ilgilenebilirsiniz:

 

Share with your friends / Partagez avec vos amiEs / Dostlarınızla paylaşın...
  • 1
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
    1
    Share

Leave a Reply