AnaSayfa/Accueil/Home » Gündem-Güncel » Suruç, Sür Uç!

Suruç, Sür Uç!

Suruç, Sür Uç!

Suruç, Sür Uç!

Doğup büyüdüğüm küçük kentin böyle, bu tür olaylarla gündeme gelmesi yüreğimi sıkıştırıyor.

Suruç, benim yetiştiğim dönemlerde kendi halinde küçük bir sınır kentiydi.

Yazın tozlu, kışın çamurlu sokaklarında top, çelik-çubuk, gazoz kapağı, artist utmaca, arpa-çarpa oynar, tayara (uçurtma) uçurur, deleme (topaç), çember çevirirdik…

Yoksuldu küçük kentimiz. Bağlı olduğu büyük kent, (il merkezi) Urfa, kırkbeş kilometre kuzey-doğudaydı. Sık sık büyük kente, özellikle anne tarafından aile büyüklerini görmeye giderdik…

Arada, silah değilse de sopalar çıkardı kuşkusuz ortaya. Bunlar çeşitli aşiretlerin birbirlerini kentte tartmasıydı.

Anlamazdık, anlayamazdık olanları…

Hele bizim küçük, çocuk dünyamızda daha da bilinmez, anlaşılmaz olgulardı bunlar…

 

Fuat'ın, Doğan'ın sinemasına Yılmaz Güney filmi izlemeye giderdik.

Fuat’ın, Doğan’ın sinemasına Yılmaz Güney filmi izlemeye giderdik.

 

Fuat’ın, Doğan’ın sinemasına gider, yetmeyen paramızla yalvar yakar kapıdan ya Yılmaz Güney ya da kovboy filmlerine sıvışırdık…

Unutulmuş küçük bir sınır kentiydi Suruç, Suriye’ye 25 kilometre uzakta. Sınırda demiryolunun geçtiği Mürşitpınar bucağı vardı ki, büyüklerimiz ona ‘nahiye’ derdi. Oranın adının ‘Arap Pınarı’ olduğunu söyleyen büyüklerimiz, sınır ‘nahiye’nin ortasından geçince Suriye’nin kendi tarafında kalanını daha güneye taşıdığını ve Ayn-el Arab adını verdiğini, Türkiye tarafında kalanına da yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyet devleti tarafından ‘Mürşitpınar’ adı verildiğini söylerlerdi.

Suruç’un benim büyüdüğüm dönemlerde bir ‘Uzun Çarşı’sı vardı, ‘Arasa’sı, ‘Hemıs’* denilen Perşembe Pazarı, Urfa-G.Antep yolu kavşağındaki Aligor (Onbirnisan) köyüne doğru beş kilometrelik ‘papor yolumuz’ vardı…

 

Suruç’un bu biçimde gündeme gelmesini yüreğim kaldırmıyor.

 

Sınır kentlerinde fotoğrafçılar işlerini, ekmeklerini bölüşürlerdi.

Sınır kentlerinde fotoğrafçılar işlerini, ekmeklerini bölüşürlerdi.

 

Suruç’ta herkes birbirini tanırdı; saygı, sevgi gösterirdi.

Dışarıdan gelenlere yardım edilirdi; yer, yatak, yemek verilir, yol gösterilirdi. Ama kötülükler, kötücüler barınamazdı orada.

Tırnaklı ekmeklerimiz, Ramazan aylarında özel olarak çıkarılan tavada pişirilmiş‘somun ekmeklerimiz’ vardı. Bir de yine özellikle Ramazan aylarında çıkarılan, çarşıda satılan, adına ‘iftarya’ (iftarlık) denen küçük yağlı ekmeklerimiz vardı…

Külünçelerimiz, peksimetlerimiz, cevizli sucuklarımız, bastıklarımız vardı, uzun kış gecelerinde Ekmekçi Adile’nin ‘heketleri’**ni dinlerken atıştırdığımız…

 

 

Oktay Akbal’ın bir kitabında dediği gibi ‘Önce ekmekler bozuldu’…

Ardından ilahlar bu barış, huzur dolu günleri cehenneme çevirmek için türlü oyunlar oynadılar…

Bir Nemrut’umuz vardı bizim oralarda… Nemrut‘lar kapladı her yanı kendilerini ilah gören…

 

Suruç'ta bir bayram kutlaması.

Suruç’ta bir bayram kutlaması.

 

Benim Suruç’umda cana kıyılmazdı… Allı, yeşilli Kürt, Türkmen, Arap düğünlerinde halaya durulur, lorke oynanır, zılgıtlar çalınır, barak yırlanırdı***…

Üçpiyar’****da kişi oğlu ve kızları serinler, Emin’in otoboslarına binip Urfa’da ‘Baboyun Dağı’na çıkılır, ‘Bamya Suyu’na gidilirdi…

 

Yok, bu benim Suruç’um olamaz. Bu güzel Suruç böylesine kan gölüne çevrilemez…

 

Daha ne kadar kıyacaksınız analara, çocuklara, gelinlere!..

Yetmedi mi, Deniz’ler, Hüseyin’ler, Yusuf’lar…

Yetmedi mi Çorumlar, Maraşlar, Sıvas, Madımaklar…

Yetmedi mi Reyhanlı’lar, Berkin’ler, Ali Korkmaz, Abdocan’lar…

 

Yürekleriniz ne zaman karardı, ne zaman taş bağladı sizin!..

Nasıl bir kan içiciliktir ki bu, bir türlü doymuyorsunuz!..

 

Çocuklar, çocuklara oyuncaklar götürüyorlardı; siz hiç çocuk olmadınız mı?

Güle oynaya halaya durup bebelerin oynayacağı parklar, bahçeler yapacaklardı…

O renk cümbüşünden, insanların insanları sevmelerinden mi korktunuz?!

 

Nedir sizin karın ağrınız?

Görmüyor musunuz ki, her oyununuzda biraz daha, biraz daha kenetleniyoruz…

 

Suruç’ta ‘Sür Uç’ mu diyorsunuz aklınızca?

 

Naah süreriz, naah uçarız…

Halkız ulan biz, tırro!

Seniy ne gidecah, ne de yatacah yeriy var…

 

Bu ‘her biri cihan parçası’ gençlerimin akıttığınız kanlarında boğulacaksınız…

Gündüzünüz gece olacak, kendi gölgenizden korkacaksınız…

 

‘Kimbilir belki yarın, belki yarından da yakın…’

 

 

* Burada ‘Perşembe Pazarı’. Hemıs (Hams) Arapça olup beşinci gün anlamındadır. Perşembe de Farsça ‘Pençşembe’den bozulmuş, ‘beşinci gün’ demektir.
** Heket, (Hikâye’den) masal…
*** Yırlanmak: Şarkı, türkü söylemek.
**** Üçpınar (Suruç’ta bi dönemler toplumun kıra çıkıp eğlendiği üç pınar ağzı, ağaçlıklı bölge.) 

 

Tüm Yazıları»

 

Ömer Özen / Bizim Anadolu / 20 Temmuz 2015

Share with your friends / Partagez avec vos amiEs / Dostlarınızla paylaşın...
  • 1
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
    1
    Share