AnaSayfa/Accueil/Home » Gündem-Güncel » Solun parçalı bulutlu siyasetinin öyküsü

Solun parçalı bulutlu siyasetinin öyküsü

Solun parçalı bulutlu siyasetinin öyküsü

Solun parçalı bulutlu siyasetinin öyküsü

Şu başlığı da atabiliriz: “Attila Aşut’u Dinlerken Düşündüklerim Ve Düşünecekleriniz”

 

 

 

 

 

Akil insan Attila Aşut 19 Ekim 2019 günü “Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı” konuğu idi;

[[Attila Aşut’u Dinleyin Gözleriniz Kapalı, Aşut’u Okuyun Zihniniz Açık]]

O siyasetçi, sanatçı, gazeteci ve o hâlâ gelecekteki sol birliktelik için berrak ve genç zihinli, umutlu ve yürekli bir adam kere adam… O’nun umudu gençlerimizin solun bütünleşmesinde ivme olacağına inandım dinlerken. İnanmalısınız; ama önce Attila Aşut’u tanımalı ve kaygılarını projelerin dinlemeli ve okumalı. Evet onun yapıtları olan; “Acının Külrengi”, “Siyah Beyaz Yazılar” ve “Günlerin Kıyısı” adlı kitaplarını…

Sanata fazla zaman ayıramadı sayın Aşut, çünkü insanımız, siyasette bir değişim ve doğruluk arama baskısı içinde olduğundan, hep siyaset konuşmak istedi…

Demir Akın’ın dediği gibi; “Bir devrimcinin, sosyalistin yaşaması gerekeni yaşayan kararlı ödün vermez bir kişilik”, sayın Aşut...

Nusret Ertürk; “Gazeteci yazar-Edebiyatçı, şair, siyasetçi ve kültür adamı kitapların efendisi bir varsıl karakter… Düşünün iki evi var, birini kiraya vermesi gerekir, o iki evini de kitaplara vermiş devasa bir kütüphane…”

Attila Aşut’un Konusu; “Medya – Siyaset ve Sanat” idi. Önce kadim Trabzon özelinde 1960’ların medyasına değindi. İlkel koşulların yarattığı koşulsuzlukların ve baskıların çerçevesini dizerek günümüz medya baskısının daha faşizan olduğunu işledi…

1960’lardaki Trabzon’da çok erken başladığı gazetecilik sevdası nedeniyle okulunu bırakıyor. Türk Devrimciler Derneği’ni Kuruyorlar ve başkanı da bir kadın; Güneş Eyuboğlu (akrabam). Esin kaynakları ve de öncü akılları da hukukçu, akademisyen, yazar Tarık Zafer Tunaya. Günümüz Trabzon’unda Ogün Samast’ların çıktığı, o günün Trabzon’unda bir kadın çıkıyor ve gençlerle “Devrimciler Derneği”’ni kurabiliyor…

Kitle partisi CHP’li duruşunu Sınıf partisine dönüştürüyor; Radyodan Orhan Arsal’ın; kutsal emek, ezilen maraba seslenişli “TİP’e daveti” duyduğunda… Ve artık Aşut Türkiye İşçi Partilidir (TİP). TİP politikalarının en genç ve zıpkın bir savaşçısıdır. Düşünebiliyor musunuz; günümüzde AKP politikalarını eleştirilenlerin mahkûm edildiği Türkiye’mizde, 1960’larda çıkardıkları gazetede Trabzon valisi için “Faşist Vali Trabzon’u terk et!” manşeti atmalarına karşın sadece gözaltına alınıp serbest bırakılıyorlar… Belli ki 1960’larda Türkiye daha güzel ve demokrasili imiş…

Süreç içinde TİP’in güvenini almıştı… 1968’de Aşut, artık Türkiye’nin en genç TİP merkez yönetim Kurulu üyesiydi. MYK üyelerinden biri de Sinan Cemgil’in annesi Nazife Cemgil… Bu süreçte Türkiye solundaki çizgi tartışmalarına tanık oluyor, konunun birinci dereceden tanığı… Dahası 1968’de TİP’in ideolojik parçalanmışlığına tanık olan kişisi…

Türkiye Solu’nun tarihimizdeki tartışma ve ayrışmaların en önemlisini yaşıyordu artık. 1960 ortalarında, 1951 “Komünist Tevkifatı (tutuklamaları)” kuşağından gelen saygın eski tüfek Mihri Belli yönlendirmesi ile ‘gençleri öne çıkarmayı amaç edinen’; ‘Milli Demokratik Devrim olgusuyla; MDD–Sosyalist Devrim’ (MDD-SD) tartışması ve türevleri yoğunlaşmıştı artık. Yani; MDD – Sosyalist Devrim tartışması, sosyalist sol birikimin neredeyse tamamını kucaklayan örgütlü yapı içinde düzlem oluşturarak ve Mihri Belli’nin “Devrimi gençler yapar” tezini güçlendirme projesi çalışmaları… Çalışma çünkü; Solcuyum diyen herkes, 1961’de kurulan TİP’e sempati duyar olmuş ve devrimi edilginleştirmişti, Belli’li gençlere göre. TİP’e olan ilgi, TİP’e 1965 seçimlerinde TBMM’inde 15 milletvekili ile grup kurma olanağı tanımıştı. Bu sayede TİP; izlediği Antiemperyalist ve emekçileri savunan duruşuyla Türkiye’nin siyasal gündemini belirliyordu. Fakat gençler dinlenilmediklerini, ciddiye alınmadıklarını düşünerek rahatsızlık yaşıyorlar ve zaman-zaman sert tepkiler veriyorlardı…

Mihri Belli’nin “Devrimi siz yaparsınız” dediği Gençler Milli Demokratik Devrim Tezi/Stratejisinin öncü güçleri idi artık.

Ve TİP içinde var olmaya başladı gençler…

Mihri Belli’nin MDD tezi kısa sürede sosyalist kadro ve taraftarların ezici çoğunluğu tarafından benimsendi. FKF ve DEV-GENÇ bünyesinde örgütlü devrimci gençlerin önderi Mahir Çayan ve çoğu TİP politikaları etrafında süreçle birleşti… Fakat nedense zaman kaybedilmeksizin beklenmedik ayrışma süreci başladı… Gençler üniversiteleri fikir kulüpleri ile tek çatı altında bir araya getirmişlerdi. Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) diye bilinen örgütlenme, Türk devrimci solunun gençler ve üniversitelerde ilk örgütlenme, ilk kadrolaşma platformudur. 1970’lerde bizleri de etkileyen bu örgütleme biçimi önce; “Dev-Genç”’e, sonra da THKP’ye oradan da DHKP-C’ye evrilmiştir.

Sonrasında; MDD düşünselliğinin sert tartışma ve saldırıları başladı. Saldırının ilki sayılacak süreç; 1966 Malatya’da yapılan 2. olağan TİP kongresindeki hararetli gergin geçen süreçti… Tetikleyen süreç ise; Kongre sonrası MDD’nin TİP içindeki önde gelen savunucularından on üç kişi hakkında disiplin işlemleri başlatılması idi. TİP yönetimi, bazı hatalarından da yararlanarak, MDD’cileri partiden adım adım tasfiye etti. Ne var ki, parti yönetimi TİP’i elinde tutmayı başarsa da tabanını büyük oranda kaybediyordu.

Bu nedenle TİP 1969 seçimlerinde ancak 3 milletvekili çıkarabildi… TİP resmen MDD sendromuna girmiş ve halkın sol umutlarını yavaş-yavaş sönümlendirmişti… Samsun İl başkanı Dr. Sulhi Kutucu’nun zamanında İl sekreterliğinde bulunmuş olan İşçi babam Nihat Çorbacıoğlu da artık evimizde TİP ile ilgili anlattıklarındaki coşkusunu kaybetmişti…

Vee; MDD’nin koşullandırılmış gençleri TİP’e olan dirençlerini daha katı ve sert fiziki duruşlara dönüştürür oldular. Olgu; “Gençlerin derdi toplumu gerdi” noktasına taşındı. Mahir Çayan ve arkadaşları Ankara – Mithatpaşa 63’teki TİP Genel merkezine gelirler. Bu bir baskın tonajında bir gelişti. Genel Başkan Şaban Yıldız ve arkadaşları en az Mahir Çayan’lar kadar heyecanlı davranıp grubu dışarı çıkarıyorlar. Dışarıda sayın Aşut’tan hırslarını çıkaran Çayan grubu polisler tarafından binadan uzaklaştırılıyor… Yine de “Kol kırılır yen içinde kalır” dendi ve Sinan Cemgil TİP’lilerden özür diledi… Biter mi; 1970 yılında Behice Boran TİP Genel Başkanı olması ve ardında Kâğıthane kongresi basılıyor. Baskın anında, Boran’ın gençlere seslenip, gençleri sakinleştiren; “Sizin bana yaptığınız hareket ve hakaretiniz bir granit kayaya çarpan yağmur damlalarıdır” haykırışı hâlâ yankılanmaktadır…

Şu bir gerçekti; AntiAmerikancı MDD politikaları ülke genelinde gençler arasında yayılmıştı. Öyle bir yayılma ki; Parlamenter sosyalizm örgütlülüğü (TİP) sonrası, MDD platformunu da parçalıyordu işleyen süreç. Evet sosyalizm ve devrim düşünselliği parçalı siyasetli bir yayılma sürecine girerek; kimimiz Kurtuluşçu (KSD), kimimiz Dev-Yolcu, Dev-Solcu, kimimiz Halkın Sesi, Halkın Yolu,… vesselam kısa kelam kimimiz Maocu, kimimiz Leninist olmuştuk. Ortak paydamız Marksizm idi, fakat onu da bir yerlerinden çekiştirerek parça-pinçik ediyorduk. Fakat, özde AntiAmerikancı idik. Yine de Samsun’da 1970 yılı Liseli gençler ve duyarlı Samsunlularla örgütlü olmasa da bir araya gelinen süreçlerden süzülüyorduk, lokal örgütlülükler genel birlikteliğe adeta set çeken süreçlerden…

Samsun ABD radar üssünde yaşanan bir olay nedeniyle, siyaset ötesi olması gereken yurtseverlik örneği idi; düzenlenen AntiAmerikancı miting… Evet; mitingde bizler birlikte hareket eden gençlerin bir kısmı süreç içinde “Anti-Amerikancı” duruşlarını “ArtıAmerikancı” duruşla değiştirdiler, conileri kovalayan bizleri, conilerle bir olup birlikte bizi kovalamaya başladılar. Örneğin; “6 Ocak 1969’da ODTÜ’ye gelen dönemin ABD Büyükelçisi Robert Komer’in arabası ateşe verilmesinde” ve de “Niyet ettim emperyalizm için namaz kılmaya” esprilerine kaynak olan kanlı pazar diye tarihe geçen eylemleriyle. Yine 16 Şubat 1969’da Taksim’de onlar (Türk-İslamcılar); Amerikan 6. filosunu protesto eden solcu öğrencilere saldırması ve ‘filoyu kıble bellercesine’ toplu namaz kıldıkları eylem… vb eylemlerde…

Onlar artık Amerikan tosuncukları idi… Bizler yine Yurtseverdik, onlar da kendilerine vatansever demeye başladılar. Yurt ve vatan arasındaki farksızlığı ayırt edemeyen bir cahiller sürüsüydü ve tek korkuları SSCB idi. Asıl SSCB’den korkanların kendilerini kullanan Hıristiyan kapitalistler olduğunu hiç göremiyorlardı. Artık onların kıblesi 6. Filo’nun durduğu yerdi… Hani çıkıp “Kuran-ı Kerim’in sosyalist temalarıyla dolu kutsal kitaptır” desen senin kafanı Kubilay gibi uçuracak kadar salyalı kendinden geçmişlerdi- Ki bunlar Atatürk sonrası, dahası Kurtuluş Savaşı sonrası, cepheden kaçıp Yunan adalarına sığınan yobazların torunları idi-.

Bizler o yıllarda Mao etkisinden midir bilinmez, sarkık bıyık ve Atatürk’ün evrensel Kurtuluş felsefesinin simgesi Kuva-yı Milliye Kalpaklı idik. O dönem Kalpak Mustafa Kemal, Fes Padişah simgesi idi. Fakat süreç içinde o ırkçı Turancı gençler sarkık bıyığı ve kalpağı elimizden aldılar, biz posbıyıkla, onlar sarkık-sarkık kalpakla dolaşırlar oldular. Bir süre sonra kalpağı attılar ve tekrar Fes’e dönüş yaptılar, çünkü teorisyenleri Kalpağın Kuvva, dolayısıyla Mustafa Kemal Atatürk simgesi olduğunu söylediler…

Sayın Aşut; MDD gençliği kadar TİP içinde de polis olabileceğini işaret ederken, hangisinde daha çok olduğunu işaret etmedi. MDD gençleri haklı isteklerini çok katı bir şekilde gündeme getirmesi, uzlaşıya kesin yanaşmamaları düşündürücü idi… Tartışmalar anlaşılıyordu ama TİP binasını basmalar hiç de şık değildi ve anlaşılmıyordu. Bu da beraberinde provokatör polisleri akla getiriyordu. Öyle ki, bu parti ve DKÖ’lerini basmalar, TKP’deki ayrışma ile vücut bulan DEV-GENÇ sempatisini örseliyordu. Düşünün; 1968’in Temmuz’unda 6. filo protesto edilirken, faşist polisler İTÜ’yü basıyor ve İTÜ yurdunda arama yapıyor, rastladıkları Vedat Demircioğlu’nu dört beş kişi kaldırıp camdan aşağı atıyorlar… İşin daha da düşündürücü yanı; devrim şehidi Vedat Demircioğlu töreninde, MDD’nin ve TİP’lilerin kortejin en önünde yer alma gibi popülist istem kavgaları içine girmeleri idi…

Biz gençlere göre: Burjuvazi solun devrimci kimliğini sönümlendirmeye çalışıyordu ve bize göre Mehmet Ali Aybar’ın TİP’i korumaya alması, öne çıkarma savaşı ülkemiz ilkel burjuvazinin projeleri ile örtüşmese de o’nu besliyordu. Bu korumacı katı duruş MDD gençleri ile iletişimi, yani diyaloglar sürecini bitirdi. Gençlere göre TİP içinde milliyetçilik yapılıyordu, Kürt milliyetçiliği… İlginç Türk tosuncukları yerine Kürt tosuncukları… Ve TİP bir süre sonra Kürtçülükten dolayı kapatılacaktı. Gel de; Polis, Polis ve de polis… düşüncesine kapılma…

Olan oldu ve tüm bu kaotik siyaset, soldaki kaosu beraberinde getirdi ve 1971, ardından 1980 faşizmini…

TİP olan saldırılar normal eleştiri boyutuna gelince normalleşme başlıyor ve12 Mart 1971 askeri yönetim döneminin ardından Ahmet Kaçmaz başkanlığında Türkiye Sosyalist İşçi Partisi (TSİP) kuruluyor. Fakat; 1974’te Sosyalist Devrim (SD) stratejisi temelinde kurulan TSİP’in ömrü de uzun sürmüyor ve birkaç yıl içinde siliniyor. Sonrasında legal olmayan 1970 TKP’si, eski TİP’i destekledi ve yeni TIP kuruldu fakat birinci TİP performansını-dinamizmini yakalamakta zorlanınca kitleselleşemedi. Süreç içinde TKP legalleşti, TİP’in yerini aldı ve bugünlerin TKP’si oldu. TKP, vb. ‘Sosyalist Devrimci‘ Yapılar Örgütsel Varlıklarını istenen tonda sürdüremediler.

Artık dünyada sol bir rüzgâr esmiyor, sola doğru esen rüzgâr solu silkeliyordu. Ve; SSCB’de Gorbaçov’un başlattığı “Glasnost” (Şeffaflık) ve “Perestroyka” (Yeniden Yapılanma) politikaları, TKP ve TİP’i de etkiledi. Her iki parti, şeffaflık ve parti içi demokrasi konusunda adımlar atıp temel politikalarını da gözden geçirmeye başladılar. Ekim 1987’de Brüksel’de yaptıkları bir açıklamayla, TBKP (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) adı altında birleşmeye karar verdiklerini ilan ettiler. Parti resmen 4 Haziran 1990’da kuruldu. Kuruldu da ne oldu, kurulduğu gibi kurudu…

Evet; Sosyalizm hüzünlü sonbahar yaprakları gibi sararmaya başladı, savrularak 2000’li yıllara gelindi. Öyle bir kasırga ki; savrulan Sosyalistler ve teorisyenleri, siyasetçileri Liberal partileri bırak 2002 sonrası dinden ve ırktan geçinenlerin AKP’sine düşüncelerini kiraladılar ve sınırsız kuralsız demokrasi avcılığı yapmaya başladılar…

Yine de ayakta kalmaya çalışanlar; yukarıda değindiğim gibi; “Sosyalist Devrimci (SD)” çizgisini savunanlar “Türkiye Komünist Partisi” (TKP) adıyla yeniden örgütlenmeye giriştiler. Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) ve ancak bu yeni “TKP” ve SD’yi savunan diğer örgütlenmeler de siyasal bir varlık gösteremediler, devamlılık sağlayamadılar, sağlayamıyorlar…

 

 

Ayakta kalan CHP:

 

Kim ne derse desin; Atatürk’ün partisi CHP hâlâ dimdik ayakta. Olguya CHP penceresinden değil, solun gereken bütünleşme penceresinden CHP’nin tarihsel konumuna bakmak gerekiyor.

CHP’nin, 1940’lardaki “Çok Partili Demokrasi”’ye geçişi irdelenmelidir. Bu süreç çok partili demokrasiye geçişten çok, CHP içindeki sağ unsurların geçiştirilmesidir, daha tasfiyesi. Bu süreçten sonra CHP’yi eleştirebilirsiniz, CHP tek partili dönemini değil. CHP tek partili dönemi eleştirdiğinizde, parti içindeki dokuyu eleştirmiş olursunuz ve bu doku içinde sadece Atatürk’ün evrensel Kurtuluş felsefesi yanlıları, solcular değil; ırkçı, dinci ve muhafazakâr kesimi de eleştirmektesiniz. Neden sadece; Atatürkçüler ve solcular suçlanır ki tek partili dönemde… Önce bunu algılaştırmalıyız. Günümüz CHP bu suçlamalarda hep kendisini savundu suçluymuş gibi. Savunurken o dönemin koşullarını ileri sürdü, ama içindeki doku rahatsızlığını verdiği olumsuzlukları dile getirmedi…

Bu doku rahatsızlığı İttihatçılar döneminden gelen doku rahatsızlığıdır… Enver Paşa’ya bağlı Trabzonlu Yahya Kaptan; Trabzon’da Ocak 1921’de gecenin karanlığıyla parlayan Karadeniz’de Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin ilk başkanı, 1918 Kasım’ında Müslüman Komünistler Kongresi’nin toplanmasına önayak olan ve Mustafa Kemal ile görüşmek için Anadolu’ya gelen 38 yaşındaki Mustafa Suphi (1883 Giresun-1921) ve 14 arkadaşını adamlarıyla katlediyor. Evet Yahya Kaptan (Yahya Kâhya) denen şahıs yörenin Kayıkçılar Kâhyasıdır ve Enver Paşa’nın adamıdır. Yani İttihatçıdır. Tarihçiler her ne kadar Mustafa Suphi’yi Lenin, Mustafa Kemal ve de kimi İttihatçıların öldürdüğünü söylese de. Enver Paşa’nın Anadolu’ya gelip Mustafa Kemal’in yerini alması ve Millî Mücadele’nin başına geçmesi için çaba gösterenlerdendi, Enver Paşa’nın arkadaşım dediği Yahya Kaptan. Bu nedenle Enver Paşa ve diğer İttihatçılar ile yakın temas içerisindeydi ve Mustafa Kemal’in katı bir muhalifi idi. Ki Enver Paşa, Mustafa Suphi cinayetini kendi taraftarlarının, kendisi adına işlediğini itiraf ettiğini gözlemliyoruz; “Mâmafih (gelgelelim) bunu benim için yaptıklarından memnun olduğumu ve başkasına söylememelerini tembih ettim.”... Diyorum ki; “Bir kişinin ölümüne memnun olmakla, öldürmek arasında elbet fark vardır, fakat ‘ifade’ o’nu cinayetten asla soyutlamaz!!! “Adamlarım” dediği adamlar Mustafa Suphi’yi niçin öldürdüler? Elbet, 18 Aralık 1915’te kendisine bağlı komutanları dinlemeyip Turan ülküsüyle Ruslara saldıran ve Allahuekber dağlarından 90 bin askerimizi katlettiren ve Ocak ayında da cepheden kaçan Enver Paşa’yı üzmek için, yani kendisine şiddetle karşı olan Mustafa Suphi’ye üzülsün diye M. Suphi’yi öldürmediler!!…

Bu gerçeği ırktan ve dinden geçinenlerle muhafazakârlar sürekli yadsıdılar yadsımasına da bir yerde kendilerini ele verdiler; AKP Beyoğlu Belediye başkanı spor salonuna “Yahya Kâhya” adının vermesiyle (Sonradan adını değiştirdiler)… Düşünün, sağcı gericiler Atatürk’ü kullanmak adına, sözde Atatürk 22 Ocak 1921’de TBMM’nin gizli toplantısında Mustafa Suphi ve komünistleri lanetliyen konuşma yaptığını savlamaktadırlar. Ne hikmetse, o gizli meclis zabıtlarında böyle bir lanetlemeye rastlanılmamıştır.

Ne tuhaftır ki; sol ve Mustafa Kemal karşıtı ırkçı-dinci ve muhafazakârlar -Ki buna Kemal Kılıçdaroğlu da katıldığı söyleniyor, fakat ben asla inanmıyorum- CHP’yi sorumlu tutmuşlar ve tutmaktadırlar. Onlar salt bu konuda değil sonrasında diğer olumsuzlukların sorumlusu olarak da Mustafa Kemel Atatürk ve CHP’yi sorumlu tutmuşlardır. Örneğin, dönemin başbakanı Trabzonlu Hasan Saka (Torunu Hasan Saka Trabzon İYİ parti kurucu il başkanı olmuştu) zamanında (1948) Trabzonlu Sabahattin Ali’nin öldürülmesinde sorumlu tuttular. Buna Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılması doğru ise büyük bir talihsizlik… Bilindiği gibi: Sabahattin Ali; Turancı Nihal Atsız ve gurubunu eleştiren “İçimizdeki Şeytan (1940)” romanını yazdığı için, Turancıların hedefi olmuştu. Bir diğer ilginçlik ise 1946’da, toprak ağası Adnan Menderes ve Celal Bayar Demokrat Partiyi kurmasını şiddetle eleştirmesidir… Bir diğer CHP’yi suçlama olayı; dönemin Başbakanı (1937-39) sağcı Celal Bayar ve de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Başbakan Celal Bayar’dan istifasını istediği (1938) İçişleri bakanı Şükrü Kaya döneminde gerçekleşen Dersim katliamları (1938)…

Bugün solcu olup CHP’yi acımasız eleştirenleri CHP kuyruğunda görmek bir yana; sol jargonuyla gerici sağcı politikaları öteden beri eleştirenlerin özellikle 2002 sonrası sağcı gerici partilerine düşüncelerini satmalarını ve onları beslemeleri, dahası onlara teorisyenlik yapmalarını siyasetin hangi düzlemine koyarsınız?! Bunu görmeyi, kim bana nasıl anlatır!?. Bu oryantal siyasetçilerin raks eden duruşları kesin siyaset biliminin ruhuna terstir ve siyaset laboratuvarlarında incelemeye alınmalıdır…

 

 

Tek çat arayışı 21. yüzyılda ivmelendirilmelidir:

 

Doğru CHP 1 adım öne 2 adım geri giden politikalar içinde kısır döngü yaşıyor. CHP bir kitle partisi olarak sürekli kitleleri ve kendisini parçaladı ve ne burjuvaziyi, ne emekçi sınıfı, ne dinciyi, ne ırkçıyı, ne de solcuyu, memnun edebildi. Aslında tüzük ve programında kitleleri memnun edecek ve inandıracak ilkeler bütününe sahip bir parti, fakat ilgilenen yok; varsa yoksa milletvekili olmak, milletin vekili değil…

Bundandır ki, dahası işte bu noktada diyorum ki; Gezi Halk Hareketi bütününde 21. yüzyılın kendi ideolojisini yaratması. Bunun 1 tek seçeneği var; Gezi Halk Hareketi bütününde CHP altı okunun, 21. yüzyılın özgün değişim ve gelişim süreci dikkate alınarak onarılması… Bu nedenle; 2 Aralık 2015 günkü yazımda söylediklerimin arkasındayım: [Özellikle CHP’deki edilgen siyasetin kaynağı 6 ok ilkelerinin, ’21. yüzyılın özgün gelişim ve değişimi dikkate alınıp’ onarılarak solun ‘Türkiye’mizin tüm halklarına sahip çıkacak’ tek çatı altına taşınamamasıdır.]… http://teknopoltkalar.blogspot.com/2015/12/6-okta-chp-dersi.html

Birleşme, birleşme… Evet; çakma sarayda değil, halkın sarayı gecekondusu’nda oturan eski Uruguay Devlet Başkanı Mujica’nın söylemi 21. yüzyılın kendi ideolojisini yaratma gerekliliğin işaret fişeğidir benim için: “Her şeyde yüzde 100 hemfikir olma konusunda ısrar etmemeliyiz. Sadece belirli bir program üzerinde yürümek yeterlidir… Biz 40 yıl boyunca tüm ilerici güçlerin sentezini oluşturduğumuz siyasi bir gücün inşası için uğraştık. Bütün güçler bir gerçekliği değiştirme rüyası peşindeydi. 20’den fazla grup ortak bir amaçta birleşmek gibi bir ihtiyaç olduğuna karar verdi. Ülkemizde siyaseten bir alternatif inşa etmek için bu 20 grup bir araya geldi… Hemfikir olduğumuzu en önemli nokta sağı frenlemekti. Bu fikir bizi birleştirdi ve 40 yıldır bu fikirle devam ediyoruz…”

Burada şunun ayırdını yapmamız gerekir. Kitle partisi ile sınıf partisi arasındaki farkı belirlememizden çok, 21 yüzyıl bunların hangisiyle kendi ideolojisini oluşturabiliri tartışmalıyız…

Kitle partisi, varsıl, yoksul, inançlı, inançsız, farklı kültür ve etnik yapı, memur-işçi, tüm halkı kucaklayan partidir. CHP kitle partisi olarak sürekli sınıf partisi sancısı çekti. 1970’lerde, sınıf partisi sloganlarını öne çıkardı Bülent Ecevit; “Su kullananın toprak işleyenin… ” ve de “Beykoz giysi ve ayakkabıları halk fiyatına satılmalı” diyerek köyü ve işçi sınıfından, oyunu aldı, fakat su kullananın, toprak işleyenin ve de Beykoz ürünleri halkın olmayınca, olmadı işte… Zamanla burjuva şekillenmesinde emekçileri savundu; tarladaki ve fabrikadaki beden emekçileri ve kamudaki beyin emekçilerini dikkate alarak. Hiçbirine yaranamadı ve beklenen oyu alamadı… Benzer süreçleri cebi beyni projelerle dolu Murat Karayalçın işletmeye çalıştı, fakat etrafını böylesi büyük olaylar sürecinde küçük düşünenler sarınca sonuç hüsran oldu…

İşin en düşündürücü yanı; dün CHP, kitle partisi değil emek boyutunda sınıf partisi olmalıdır diyen sosyalistlerin bugün CHP yönetimlerinde yer alır olmalarıdır. Dahası, yukarıda belirtiğim gibi bu kimliklerin bazılarını AKP teorisyeni olarak gördük. Onlar için ölçüt demokrasi idi ve bu çizgide Şahin Alpaylar, Çetin Altan ve ailesi, Cengiz Çandar, Prof. Eser Karakaş, Ali Bayramoğlu, Etyen Mahçupyan, Murat Belge vd vardı. Ve de sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılıklarıyla AKP’yi besliyorlardı. Bilindiği gibi de; ilkel pragmatik AKP bunların bir kısmını içeri, bir kısmını dışarı attı…

Kısacası düzen karşıtları düzen içinde kendilerini bitirdi. CHP kitle partisi kaotizmi içinde solun parçalayıcı virüsün alarak hizipler partisi oldu.

 

 

Sonuç ve önerim:

 

[[20. yüzyıl’ın kadim ideolojileri yerini yavaş-yavaş 21. yüzyıl İdeolojisine bırakacaktır.]]

 

Gezi Halk Hareketinin ötelenen mesajı şu idi: “31 Mayıs 2013, Türkiye’de ve dünyada 20. Yüzyılın egemen ideolojilerinin sonlandığı ve ‘dünyanın özgün gelişimi ve değişimini dikkate alarak, farklılıkları bütünleştiren, evrensel barışı esas alan’ 21. Yüzyıl ideolojisinin başlangıcıdır.”…

21. yüzyılda, artık birkaç kişinin düşüncede, siyasette, ticarette, bürokraside ve medyadaki egemenliği bitmeli, birçok kişinin, yani halkın etkin ve belirleyici olacağı sürecine girilmeli, kolektif düşünmenin, dahası halkın düşünme zamanının geldiğinin, doğrusu bedenini yeniden inşa etmeye başlayan insanın zihnini yeniden inşa etmenin yollarını bulması vurgusu idi; “Gezi Halk Hareketi” ve düğmesine de Türkiye’mde başlamıştı…

“Sönümlendi” diye düşünenler; Gezi Halk Hareketi’nin Sarı Yelekliler adıyla Fransa’da kendini göstermeye başladığını gördüler. Evrensel bu mesajın tekrar yaşatılması, güçlenerek yaygınlaştırması adına sevindirici.

Evet; Fransa’daki Sarı Yelekliler eylemi “Gezi Halk Hareketinin” devamıdır ve evrenseldir. Evrenseldir, çünkü 20. yüzyıl’ın kadim ideolojilerinin bitişi ve 21. yüzyıl’ın ideoloji arayışıdır.

Her düşünselliğin, Fransa’daki gibi Gezi Halk Hareketine paydaş olması gerekir… Özellikle, ülkemin solu ve CHP bu konuda kendini sorgulayıp hazırlamalı…

Bu evrensel olgunun yeni ve zorunlu soluğu Ekrem İmamoğlu oldu… Olguyu bu bazda ele aldığınızda; Ekrem İmamoğlu hareketinin bir halk hareketi olduğunu ve de ülkemiz özelinde; Gezi Halk Hareketinin örgütsel disiplin bulmuş hali olarak karşımıza çıktığını görüyoruz… Dahası İmamoğlu hareketi; küresel efendilerin sönümlendirdiği; Gezi Halk Hareketi ve Fransa’daki sarı yelekli halk hareketinin evrensel çıkışıdır. Kökleri de; 1999 Seattle’deki “World Trade Organization – Dünya Ticaret Örgütü (WTO)” eylemlerine dayanmaktadır… Dahası; tüm bu süreçler 21. Yüzyılın kendi ideolojisini yaratma sürecidir, bana göre…

Evet; [[İmamoğlu Halk Hareketi, Sarı Yelekliler ve Gez Halk Hareketinin örgütlü disipliner devamıdır ve Evrensel Barış Projesidir.]]

Bilişim ve iletişim teknolojisinin silahları, ulaşım araçlarını hatta organik insan bedenlerini değiştirip inorganik yapıya dönüştürüldüğü noktada, neden düşüncesini değiştirmez ki?! Dahası; insanın yarattığı ideolojiler, yani, günümüz dış dünyası insan zihnine yansıyarak düşüncesini(İde) değiştirme, yani 20. yüzyıl ideolojisini değiştirme gereksinimi duymaz ki?! Eğer bu algısızlığı sürdürmeye devam ettiği sürece; 20. yüzyıl kadım ideoloji sahipleri; Dijital olguyu, aklınıza gelen her bir veriyi, elektronik araçlar yardımıyla sayısallaştırılmanın yanında siyasallaştırma ile dijital diktatörlüğe dönüştürebilirler, bireyi her ortamda ve durumda izleyerek…

Geç değil; CHP’nin evrensel ilkeleri bu doğrultuda; ‘6 Ok’; çağımız özgün gelişim ve değişim boyutunda, 21. yüzyıl ideolojisi (düşünce bütünü) için onarılarak baz alınabilir… Sayın CHP yöneticilerinin ‘eleştirilmeleri gereken noktaları olsa da’; Gezi ruhuna özdeş, ‘çağcıl farklı düşüncelerle’ zorunlu evrensel birliktelik süreci işleterek yaşamımızın geleceğine karar vermeye yönelebiliriz. Ya da ABD vb küresel efendiler, ideolojileri bütününde oluşturmaya başladıkları yapay düşünceleri devreye sokarak kurumsallaştırdıkları dijital otokrasi ile gezegeni, yani insanı tümden köleleştirebilirler…

Evet; tüm siyasi görüşleri, dahası; evrensel boyutta tüm ideolojileri bir araya getiren emek-düşün özgürlüğü esaslı, yeni sol ve ulusalcı sosyal demokrat çizgide bir 21. yy ideolojisi oluşturmalıyız. Elbet de sağ düşünce sahipleri de, içinde demokrasi ve özgür düşünce olan 4 eğilim boyutunda yeni Muhafazakâr-Liberal 21. yy ideolojisi ile 20. yy kadim yorgun ideolojilerini öteleyebilir…

Geç kalıyoruz; Gün, çekişme değil dayanışma ve birliktelik, ortak akıl-düşünce oluşturma ve değişim günüdür…

İmamoğlu hareketi; eşitleyici, ötekileştirmeyen bütünleştirici, kucaklayıcı, demokrasi ve özgür düşünceyi esas alan, ayrıştırıcı dilden soyut yapısıyla, salt ülkem için değil gezegenimiz için de uyarıcı şanstır…

CHP, durağanlıktan kendini kurtarmalıdır. Bu bağlamda; CHP; 21. yüzyılda kadim tüm ideolojilerin harmanlamasında, liderler için değil halk için ideoloji yaratmalı; dünyanın özgün gelişim ve değişimini esas alarak.

Hepimizin ortak paydası “Sol”. Bunu; kimimiz Atatürk’ün evrensel “Kurtuluş felsefesi” ile, kimimiz sınıf ideolojisi ile beslemeye çalışırız ve küçük nüansları büyük ve uzlaşılmaz nüanslarmış gibi gösterir. Önce bu Ortodoks duruşumuzu yumuşatmalıyız…

Toplum enerji yüklüdür ve bu enerjisinden dolayı sahip olduğu bir hareketi barındırır. Bunu ivmelendirdiğiniz an toplum hareketi bu sürecin ivmesi ve de momentumu haline getiririz…

Bu duruş aslında gezegenimizin 21.yüzyıl algısı olmalıdır; gezegen kardeşliği boyutunda… Düşünün, dünün bilim kurgu teorileri günümüzün gerçekleri oldu. Yarının bilim kurgu teorilerinin gerçek olmayacağını söyleyebilir miyiz!!??

“Sanata fazla zaman ayıramadı sayın Aşut” demiştik. Ayıramadı da, ancak iki güzel şiirini okudu. Olsun siyaset de bir sanattır, ama ülkem de değil…

 

Sevgi Sosyal’ın anısına; “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” ve de “Yaralı Şiir”ini sundu bizlere…

 

 

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

 

-Sevgi Soysal’ın anısına-

 

Çınarlar, akasyalar, kestane ağaçları

Dallarına serçeler konardı

Cemreler erken düşerdi

Boşanırdı kırkikindi yağmurları

Atatürk Bulvarı aşk kokardı.

Ne hoştu akşam çıkışları

Ağır bir ırmak gibi akardı insanlar Bulvar’da

Şimdi telaşlı koşuşturmalar almış

O canlı kalabalıkların yerini

Eski tadı yok

Kızılay’da yürümenin.

Ne sevgililerin buluştuğu pasteneler kaldı

Ne eski çay bahçeleri, kahveler, sinemalar

Ne “Yankee Go Home!” çığlıkları duyuluyor artık

Ne “Kahrolsun ABD Emperyalizmi! “

Günaşırı kırılmıyor Amerikan Haberler Merkezi’nin camları

Coniler hoşnut yaşamından!

Şerafettin Atalay’la bir öğle vakti

Turlamıştık Sıhhiye-Bakanlıklar arasında

Başımızda kavak yelleri

İçimizde olmadık hınzırlıklar

Koşturmuştuk peşimizden toplum polislerini

“Fruko”larla köşe kapmaca oynamanın keyfini çıkararak

O bizim mangal yürekli il başkanımızla.

Sonra evinin önünde öldürdüler onu

Amasya’da hain bir pusuda…

Nerde şimdi aşklarımın ve kavgalarımın başkenti

Sokaklarında kol kola yürüdüğüm güzel insanlar?

O gözü kara sosyalist militanlar

Kaloriferci Abbas, Çöpçü Cemal, Fukara Tahir

Ümran Baran, Şükran Deriş, Ayı Atilla…

Ne kaldı geriye “555 K” günlerinden

Islıkla söylenen türkülerden

68’lilerden?

Ne kaldı söyleyin ne kaldı

Havuzlar, fıskıyeler dışında

Zincire vurulmuş Ankara’da?

Başkent taşkent oluyor da

Kimsenin kılı kıpırdamıyor

Kuşatma altındayız sanki

Yayılıyor karanlığın gölgesi.

Görüyorum zaman zaman

O günlerden arta kalan

Ak saçlı delikanlıları

Yorgun bedenleriyle geçiyorlar Bulvar’dan

Yüreklerinde isyan ateşleri.

Diyorum ki iş başa düştü yine

Sevgi’yi de alıp yanımıza

“Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”

Yeniden girelim kol kola

Kırmak için bu zincirleri!

 

 

 

Yaralı Şiir

 

Şiirim yaralıdır

Çünkü yaralıdır yurdum.

Kınalı kuzularım

-Kızlarım

Oğullarım-

Yaralıdır.

Denizlerim kurudu

Gemilerim battı

Tayfalarım yaralıdır.

Uzun yol yorgunuyum

Söz verdim /

Dönüp bakamam geriye

Çocukluğum yaralıdır.

Genç ölülerin yaşamından çaldık

Düşenlerin ömrü eklendi ömrümüze

Ölenler niye öldü?

Biz niye hayattayız?

Sorularım yaralıdır.

Köprüleri attım

Gemileri yaktım

Atları vurdum

Gençliğim, umudum yaralıdır.

Karanlık bir kuyudayım

Kovam boş

Su çekmiyor çıkrığım

Yaralı bir ömrün ortasında

Kanıyor şiirim ve yurdum.

 

 

 

 

evesbere@mynet.com

 

Tüm Yazıları»

 

Şevket Çorbacıoğlu / Bizim Anadolu / 10 Kasım 2019

 

Share with your friends / Partagez avec vos amiEs / Dostlarınızla paylaşın...
  • 1
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
    1
    Share

Leave a Reply