|
Şamil
Necefzade: "Biz kaçarsak sürekli bizi kovalayacaklardır"

ÖMER F. ÖZEN
Bir Azerbaycan
filmi olan Kale (Qala)'de, yöreye gelen filmciler,
doğal bir ortamda hazırlanmış olan yapay dekorlar içinde savaş filmi
çekerken, yörede kalmak ya da gitmek ikilemindeki ilişkiler yumağında
bir anda ortaya çıkan savaşın acıları anlatılıyor. Birçok Azeri
izleyicinin savaşın nerede geçtiğini, saldırganın adının konulmadığı
(Ermenistan'ın işgal etmiş olduğu Azerbaycan toprakları) için eleştirdiği
Kale filmi için, yönetmen Şamil Necefzade, bunu özellikle
belirtmek istemediğini, bu acı, dramatik olayların herhangi bir
coğrafyada, herhangi bir halkın başına gelebileceğini göstermek
istediğini belirtiyor.
Şamil
Necefzade filmi Kale hakkında ve genel anlamda
sanat hakkında bize şunları söyledi:
- Şamil Bey
Montreal'e hoş geldiniz.
- Çok sağ olun, hoş gününüz olsun..
- Kaç yıldır
sinema alanında çalışıyorsunuz?
- 1984 yılından beri. 1984 yılında Moskova'da öğrenim gördüğüm sinema
okulunu bitirdikten sonra Bakü'ye döndüm. O zamandan beri sinema
alanında çalışıyorum. Ben iki alanda çalıştım. Biri yapım-tasarım,
biri de kurgu film tasarımcılığı. Beş kurgu filmin yapımında çalıştım.
1990'dan bu yana da 10'a yakın film çektim. Bunların çoğu belgesel
filmlerdi. Bu (Kale) film benim ikinci kurgu filmim.
İlk filmim 1996 yılında çekmiş olduğum film bir opera olan Leyla
ile Mecnun'dur. O filmde Fuzuli'nin hikâyesiyle birlikte
Üzeyir Hacıbeyli'nin müziğini kullandık.
- Arada internet
üzerinden televizyon aracılığıyla bazı Azerbaycan filmleri izliyoruz.
Onun dışında Azerbaycan'dan film izleme olanağı bulamıyoruz. İlk
kez bir kurgu filmle karşılaşıyoruz. Böyle bir konuyu işlemek nereden
aklınıza geldi?
- Önce şunu söylemek istiyorum. Kale'nin senaryosu 1991 yılında
yazıldı. Ancak bu son iki yılda senaryoyu dört kez elden geçirdim.
Bu konu daha da eskilere gider aslında. 1984 yılında belgesel bir
film üzerine çalışıyorduk. Bu, Azerbaycan'ın tarihiyle ilgili bir
çok bölümden oluşan bir tasarıydı. İlkçağdan başlayıp günümüze gelen
beş bölümlük bir belgeseldi bu. Konuyu 17. yüzyıla dek getirmiştik.
O dönemde Azerbaycan'ın her yerini geziyorduk, çünkü filmi değişik
tarihsel anıtları gezip görerek çekiyorduk. Azerbaycan'ın tarihsel
anıtlarına çok ilgim vardı. Her anıtı ayrıntılı olarak gözlüyordum.
Bu filmin çıkış noktası o zamanlardan geliyor ama, filmde de gördüğünüz
gibi çok değişik konular işleniyor. Dolayısıyla konu sadece tarihsel
anıtların korunması değil. Her bir halkın tarihinde değişik olaylar
vardır. Şunu ortaya koymak istiyorum; eğer tarihin değişik çağlarında
yaşanmışlıklardan herhangi bir ders almazsak, kuşaktan kuşağa hep
aynı şeyleri yaşamaya mahkûm oluruz. Benim için önemli olan da budur.
Kendimize dönüp bakmadığımız için siyasi olsun, toplumsal olsun
hep başkalarını, komşularımızı, bizim dışımızda olanları bazı şeylerden
sorumlu tutarız. Ama dönüp hiç kendimizin ne yapmakta olduğumuzu
sorgulamayız. Aslında yaşamış olduğumuz olaylarda bizim de önemli
ölçüde rolümüz vardır.
Bu filmle kendimize
dönüp bakmayı denedim. Biz topraklarını yitirmiş bir halkız. Ve
ayrıca bir sendrom var. Topraklarını yitirmiş, yenilmiş taraf olmanın
bir sendromu var.

- Peki sizce
bu sendromdan nasıl kurtulacağız?
- Bunu ben söyleyecek durumda değilim. Benim göstermek istediğim,
kendimize inanmamız, kendi gücümüzü görmemiz gerektiği. Filmde gördüğünüz
gibi her kahraman kendi yolunu seçiyor. Bazı kahramanlar vardır
ki, kaçmayı değil, kalıp savaşımı seçiyor. Çünkü biz kaçtıkça bizi
kovalayacaklardır.
- Şunu mu
söylemek istiyorsunuz?: Biz sahip çıkmazsak sorunlarımıza, birileri
hep bizi dışlayacak ve biz hep kaçmak durumunda kalacağız.
- Evet. Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum: Ben filmdeki olayları
doğrudan Azerbaycan'daki olaylara bağlamak istemedim. Bu herhangi
bir coğrafyada, herhangi bir halkın başına gelebilecek bir takım
olaylardır. Filmde dikkat ettiyseniz hiç bir coğrafya ya da halktan
söz edilmiyor. Bunu ben özellikle bir yere, bir bölgeye bağlamak
istemedim. Burada yapmak istediğim bir şey de, sanatla gerçek yaşamı
birbirine karıştırmak. Çünkü bilindiği gibi, sanat aynı zamanda
gerçek yaşamın bir yansımasıdır. Burada biraz bu ters işlenmiş durumda
tabii. Gerçek yaşamda yaşanmış olanla sanat gereği kurgu öykü birbirine
girmiş bir durumda karşımızı çıkıyor. Başka bir deyişle, gerçeklikten
kurguya doğru bir yönelme...
- Şamil bey
şöyle bir yorum vardır; sanatçı çağının tanığıdır. Yapmış olduğu
sanat müzik de olabilir, resim de olabilir, roman ya da sinema yapıtı
olabilir; sanatçı çağını ileriki kuşaklara anlatan bir tür tarihçidir.
Buna inanıyor musunuz?
- Kuşkusuz. Ancak bildiğiniz gibi sanat gerçek yaşamı değiştirme
gücüne sahip değildir. Derseniz ki, sanatla gerçek yaşamı değiştiririm,
buna ben inanmam, bu olanaksızdır. Ancak, sanat da gerçek yaşam
ve insanlarla oluşur. Ve sanatın insanları etkileme gücü vardır.
Sanatın yapmış olduğu şey, iletisini yaymaktır. Ve o ileti düzgün
bir biçimde yaratılır ve adlandırılırsa, ulaşması gereken yerlere
ulaşır. Dolayısıyla ulaşması gereken yerler bunu içinde duyar ve
etkileri de zamanla ortaya çıkabilir. Sanat insanların düşünmesine
yardımcı olur. Ancak, sanatın siyaset gibi örneğin, doğrudan doğruya
gerçek yaşamı değiştirebilecek gücü yoktur.

- Filminizden
söz edelim; filmde bizim dikkatimizi çeken bir olgu var, dağlar.
Dağ, Anadolu insanı için özellikle özgürlüğü simgeleyen bir olgudur.
Dağ sizin için nedir? Neden filmde dağlar önemli ölçüde yer almış?
- Dağın çok
anlamı var. Fuzuli'nin çok güzel bir metaforu vardır. Dağ
sözcüğü Azerbaycan dilinde iki ayrı anlam taşır. Hem yüksekliği
anlatır, hem de bir derdi, tasayı anlatır. Ayrıca bir de acıyı anlatır;
'sineme dağ çekti' (sinemi dağladı) gibi... Gördüğünüz gibi
bir çok anlamı var dağ sözcüğünün. Dolayısıyla filmde de tüm bu
anlamlar bir araya geliyor. Bir yandan dağ yüksekliktir; dağı aşmak
zordur, dağı fethetmek çok zordur. Dağ yenilmez bir simgedir. Filmde
görmüş olduğunuz eski kale de dağların ulaşılmaz tepelerinde bir
yerdedir. Ama sonradan orada kurulan yapay kale de içtensizliği,
yalanı, yaşamdaki yapaylığı simgeliyor. Orada, doğallığın içinde
kurulan dekorun gerçeklikle bir ilgisi yok ve bir anlamda değerlerimizin
aşınmasını simgeliyor.
- Bir de
orada karga imgesi var. Onu bize anlatır mısınız? Onları çekebilmek
için çok uğraştınız mı?
- Karga çekimleri kuşkusuz sinema tekniğiyle kurgulanmış sahnelerdi.
Tabii kargaların da çok önemli simgesel anlamları var. Denildiğine
göre kargalar üç yüzyıl yaşıyor. Orada gösterilmek istenen de, insan
yaşamı daha kısa olduğuna göre, kargaların kuşaktan kuşağa daha
önce yaşanmış dramları aktarmakla görevli birer unsur haline gelmesidir.
Çünkü eğer oralarda geçmişte kanlı çarpışmalar olmuşsa, kargalar,
kuzgunlar leşlerin üzerine üşüşmüşlerdir. Ve eğer o yörede böylesine
bir karga sürüsü varsa, insanlara anlatılmak istenen, orada daha
önce önemli dramatik olayların yaşanmış olduğunu anımsatmak ve insanların
bu gerçekleri bilmesini sağlamaktır.
- Şamil Bey,
yeni film tasarılarınız var mı?
- Evet, şu anda iki ayrı senaryo üzerinde çalışıyorum. Ne zaman
biter, ne zaman film için hazır olur, şimdilik bilmiyorum.
- Konuları
hakkında bir ipucu verebilir misiniz?
- Her ikisi de kadın-erkek ilişkileri üzerine. Ancak biraz kafalarımızdaki
kadın-erkek ilişkilerinden biraz değişik olacak. Bir aile kurumu,
bir ülke, bir devlet vardır. Ve bu ailede iki insan devleti oluşturur.
Peki bu aile nedir? Bu birlikteliği oluşturan çelişkiler, kadın
ve erkek arasındaki olaylar anlatılıyor. İkincisi ise, bir savaş
ortamındaki kent yaşamında yaşanan ilişkiler ağı. Açlık, sefalet
içinde geçen bir yaşamda ilişkiler, karşılıklı iletişim sayesinde
yoğunlaşır ve gelişir. Gerçek yaşamdan esinlenen bir öykü bu. İkinci
Dünya Savaşı sırasında Leningrad'da geçiyor. Öyle ki her türlü yiyecek
bittikten sonra insanların insanları yeme durumuna gelmesi konu
ediliyor. Bir tür cehennem koşullarında böyle bir duygunun ortaya
çıkması, bir Azeri ve bir Rus'un karşılaşması filmin konusunu oluşturuyor.
- Şamil Bey
çok teşekkür ediyor ve başarılar diliyoruz.
Eylül 2009
|