|
Bir
sevda ve tutkunun filmi: Usta

ÖMER F. ÖZEN
Bahadır Karataş'ın
ilk uzun filmi Usta, amatör bir uçak sevdalısı oto tamircisi Doğan
Ustanın (Yetkin Dikinciler) bu tutkuyla aşkı arasında yapmak
zorunda kaldığı seçim ve çelişkiler yumağını, bir anlamda Türkiye'nin
değişmekte olan toplum yapısını göz önüne seren bir yapım. Bir ilk
film olmasına karşın ayağı yere basan, ama yönetmeninin de tanımladığı
gibi bir biçem (üslup) denemesi Usta. Bahadır Karataş ile hem Antalya
Film Festivali'nin Ulusal Yarışması'na davet edilen filmi
Usta, hem de Türk sineması üzerine konuştuk:
"Bir
kitap okudum, yaşamım değişti!"
 |
|
Bahadır
Karataş. Fotoğraf: Ömer Özen
|
- Bahadır
Karataş, belki sizi Türkiye'de tanıyorlar ancak, biz Kanada'da sizi
pek tanımıyoruz. Biraz kendinizden söz eder misiniz?
- 1965 yılında Adapazarı'nda doğdum bir işçi ailesinin çocuğu olarak.
Kadıköy Anadolu Lisesi'nde okudum. Sonra ODTÜ İşletme'yi
kazandım. Onun bir yanlışlık olduğunu fark ettim okumaya başladıktan
sonra. Sinema her zaman aklımda vardı ama... Yani bir çocukluk aşkı
değildi, sonradan gelişti. ODTÜ'de bir şeylerin olmadığını
görüyordum ama, ne istediğimi bilmiyordum. Sonra kiracı olarak taşındığım
bir evde, eski kiracıdan kalma kitaplar vardı. Kitaplardan biri
de 'Sinemanın Temel İlkeleri' diye, sinemanın ilk
yönetmenlerinden Rus bir sinemacının, Pudovkin'in yazdığı
bir kitap. Onun bir Nijat Özön çevirisini buldum. Sararmış
bir kitaptı. Onu iştahla okumaya başladım. Okudukça büyülendim.
Sinemanın neler yapabileceğini anlatıyordu. Kitabın kapağını kapattığımda
'Hayatta ne yapmak istediğimi biliyorum artık' dedim
kendi kendime. ODTÜ'yü bıraktım. Eskişehir İletişim Fakültesi
Sinema Televizyon Bölümünün sınavlarına girip kazandım. Orayı
birincilikle kazandım, birincilikle bitirdim. O sayede bir burs
kazanıp Amerika'da Los Angeles'te Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde
sinema üzerine Yüksek Lisans yaptım. Bir Hollanda turu yapıp, orada
bir senaryo yazdıktan sonra Türkiye'ye döndüm. Türkiye'de film yapmak
için bitakım hazırlıklarla ve senaryo yazımlarıyla uğraştım. Usta
da üzerinde çalıştığım senaryolardan biriydi. Bir yandan da reklam
filmleri yönetmenliği yaptım. Türkiye'ye döndükten bir dokuz - on
yıl sonra Usta filmini çekmeyi başarabildim.
- Usta filmi
sizin ilk uzun filminiz. Bundan önce belgesel ya da kısa film deneyimleriniz
oldu mu?
- Evet, bir çok kısa film ve belgesel film yaptım. Onlar dünyanın
çeşitli yerlerinde gösterildiği gibi, Türkiye'de de festivallerde
gösterildi. Usta filmi ilk uzun filmim. Bundan sonra
devamı da gelecek.
"Lütfi
Akad'ın önemli etkisi var bende"

- Siz yeni
dalga Türk sinemasının yeni kuşak yönetmenlerindensiniz. Etkilenmiş
olduğunuz sinemacılar, yönetmenler var mı?
- Lütfi Akad'dan çok etkilendim. Hâlâ her izlediğimde bu
etkilenme sürüyor. Özensiz hiçbir filmi yoktur. Gişe için yaptığı
filmlerde bile ne kadar düşündüğünü, tasarladığını, ev ödevini yaptığını,
bir usta zarafetiyle çektiğini görürsünüz. Çok büyük hayranlık duyduğum
bir yönetmendir. Yılmaz Güney'i çok severim. Lütfi Akad,
Yılmaz Güney'in de ustasıdır diyebiliriz; onun yanında yetişerek
öğrenmiştir sinemayı. Kuşkusuz sadece bu iki ustayı saymak diğer
beğendiğim birçok sinemacı ustaya haksızlık olur. Ama bu iki ustayı
sayabilirim.
"Usta
çağdaş bir Dede Korkut hikâyesi"
- Usta'nın
öyküsü nasıl gelişti? Herhangi bir kitap mı yoksa bir olaydan mı
etkilendiniz?
- Bir masal var bunun altında. Usta'yı izlediğinizde
belirgin olarak göremezsiniz ama, onun çok derinlerinde bir Dede
Korkut masalı vardır. Deli Dumrul masalı vardır. Çıkış
noktası Deli Dumrul'du. Hatırlarsanız, Deli Dumrul
yazgıya isyan eder, onu kabullenmek istemez. Azrail'i gönderir Tanrı
onun üzerine. Deli Dumrul kendi canı yerine can arar. Sonunda
bulamaz, gider karısıyla helalleşir, ben gidiyorum diye. Karısı
da onun gitmesini istemez. Eğer gidilecekse birlikte gideceğiz,
öleceksek birlikte öleceğiz, yaşayacaksak birlikte yaşayacağız deyip
ölüme el ele yürürler. Ama Tanrı bunların aşkını görünce ikisinin
de hayatını bağışlar. İşte filmde çok cılız da olsa, çok derinlerde,
yer yer o masalı hissettirmeye çalıştım. Ama bir uyarlama gibi düşünmemek
lazım. Bir ilham kaynağı var sadece.
"Filmdeki
Doğan'ın yaşadığı ruh karmaşası, aynı zamanda Türkiye'nin yaşamakta
olduğu ruh karmaşası"
 |
|
Yetkin
Dikinciler filmin bir sahnesinde.
|
- Usta, bir
aşk, tutku filmi. Ama onun yanında yenilgiyi kabul edip etmeme,
değerlerden kopup kopmama çelişkisi de var gibi. Örneğin uçağa vermiş
olduğunuz ad çok simgesel bir şeydi. Bir yanında 'Yarısı Gündüz'
diğer yanında da 'Yarısı Gece' yazısı bulunuyor. Bunu
siz bir anlamda toplumsal bir olguya dikkat çekerek açıklamaya çalıştınız.
Bunu açar mısınız biraz? Türkiye'nin son dönemde yaşamakta olduğu
bir dönüşüm, bir çelişkiler yumağına mı dikkat çekmek istiyorsunuz?
- Çok doğru. Çok güzel tespit ettiniz. Evet, Doğan'ın yaşadığı bu
macera, bu ruh karmaşası, Türkiye'nin yaşamakta olduğu ruh karmaşası,
gelgitler bağlamında bir karşılığı var kafamda. Sıradan bir tamircinin
yaşamış olduğu ruh karmaşanın aslında Türkiye'nin yaşamakta olduğu
ruh karmasına çok paralellik gösterdiğini düşünüyorum. 'Neden
'Yarısı Gece, Yarısı Gündüz' dediniz. Türkiye'de hızla
bir kutuplaşmanın içerisindeyiz maalesef. Sanıyorum siz uzaktan
da olsa takip ediyorsunuz. Biz o kutuplaşmayı damarlarımızda hissediyoruz
gün geçtikçe. İki kutup arasındaki uçurum daha da büyüyor ve hangi
kutba kendinizi yakın hissederseniz hissedin, sizin ruh halinize
o karmaşa yansıyor.
- Bir tür
değerler karmaşası mı var?
- Değerlerin anlamı ters dönmeye başladı. Eskiden modern dediğiniz
şey bugün geri olarak algılanabiliyor ve eskiden geri olarak bilinen
şey bugün ileri olarak algılanabiliyor. Kavramlar değişmekle kalmadı,
yer değiştirmeye başladı. Bu da çok büyük bir kafa karışıklığı ve
ruh karışıklığı yaratıyor Türkiye'de. Doğan'ın yaşadığı o kişisel
karmaşa da aslında bir anlamda toplumsal karmaşayla doğru orantılı
olarak ilerliyor.
"Türk
Sinemasının yeniden atağa kalkması güzel, ama Türk Sineması geleneğinden
koptuk."
- Türk sineması
60'lı yıllarda yılda 350 filme varan yoğun bir dönemi yaşadı. Kuşkusuz
bunların hepsi iyi filmler değildi ama, film çekiliyordu. 70'lerde
yaşanan bir seks furyası ardından 80'lerde birden bire düşme ve
2000'lerde yeniden bir yükselişe geçme gözleniyor. Daha geçenlerde
açıklandı; örneğin bu yıl 70 Türk filmi gösterilecek. Bu dalgalanmayı
neye yoruyorsunuz?
- Her şeyden önce çok güzel bir şey Türk sinemasının böyle atağa
kalkmış olması. Bu başlı başına bir olay. Bunlar içinden iyi filmler,
nitelikli filmler olduğu gibi kötü filmler de çıkacak. Bu kaçınılmaz
bir şey. Ben çok seviniyorum. Üzüldüğüm tek bir şey var burada.
O da şu: 70'li yıllardan sonra yaşadığı bunalım ve Türk seyircisinin
sinemadan uzaklaşması, sinemaya küsmesi, Türk sinema endüstrisini
bir anlamda yok etti. Sinema, bütün sanat dalları gibi belli bir
gelenek üzerinde serpilir, gelişir, yeşerir. Biz o geleneğin devamı
olmayı, Türk sinemacıları olarak yitirdik. Aradaki o kopuş gerçek
bir kopuştu. Bir yavaşlama gibi değildi. Ustadan çırağa geçen o
bilgi, maalesef bizde olamadı. Bunu reklam filmi çekerken bile hissediyorum,
yaşıyorum. Ben sektöre yönetmen asistanı olarak girdim. O dönemlerde
örneğin, bir takoz sandığı vardır. Bir sandıktır bu.
içinde takozlar vardır. Bu masayı beş santim yükseltmeniz gerektiğinde
beşlik bir takoz alır altına koyarsınız ve masayı yükseltirsiniz.
O sandığın adını tek tük kalmış eski ustalardan, yönetmenlerden
'takoz sandığı' olarak duyduk. Sonra ben asistanlıktan yönetmenliğe
geçtim, aradan bir on sene geçti. O on sene içinde bizim kullanmış
olduğumuz 'takoz sandığı' deyimi kaybolup gitti. Şimdi
kimse kimseye 'takoz sandığını getir' demiyor, 'epıl
baks'ı getir diyor. Benim de çok tuhafıma gidiyor. Olabilir,
bazı şeylerin adı zamanla değişir ama, bu benim için çok şey anlatıyor.
Bir Türk geleneği kayboldu. Bir kopuş yaşandı. Sonra İngiltere'den,
Avrupa'nın değişik merkezlerinden bazı sinemacılar geldi ve yeni
kuşak neredeyse onlara baka baka sinemayı öğrenmek zorunda kaldı.
Biz o 60'lardaki,
Lütfi Akad gibi sinema ustalarından kalan lezzeti yeniden ortaya
çıkarmaya çalıştık. Çok uzun planlar yaptık, ev ödevimizi yaptık.
Belki biz biraz daha ileri götürüp o koreografiyi uzun tutarsak,
nerelere varır, nasıl bir lezzet ortaya çıkar diye uğraştık ama,
ilham kaynağımız aslında o kopuştan önceki Türk sinemasıdır. O geleneğin
devamı olmayı çok isteriz. Öyle görünmek, o eski Türk sinemasının
lezzetini yeniden yakalamak ben kişisel olarak da çok istiyorum.
- Bildiğiniz
gibi son dönemlerde televizyonlarda bir dizi patlaması yaşandı.
Bir çok görüş var bu konuda. Bir kesim, yoğun izlenme adına gereksiz
bir biçimde bazı sahnelerin uzatılması vb gibi uygulamaların sinemayı
öldürdüğünü, bir kesim ise bu sayede bir sektör oluştuğunu, sektöre
teknik eleman yetiştirdiğini söylüyor. Bu konuda siz neler dersiniz?
- Bence iki görüş de doğru. İki görüşe de katılıyorum. Biz Türkiye'de
kutuplaşmayı çok severiz. Bi kutupta olduğunuzda diğer görüşlerin
yanlış olduğunu söyleriz ama, gerçek ikisinin ortasında bir yerdedir.
Televizyon dizileri aslında bir tür sinemadır. Sinema salonlarında
gördüğümüz anlamda değil ama, sesle, kamerayla, görüntüyle bir hikâye
anlatma sanatıdır. Evet, çok nitelikli bir sinema değildir, ama
yine de bir sektörün oluşması, bir geleneğin oluşması açısından;
ve oyuncusundan, sinema işçilerine, yönetmenlerine, yapımcılarına
kadar o sektörün yeniden canlanması, ayakta kalabilmesi, ileride
iyi sinema filmleri yapma potansiyelini diri tutabilmesi açısından
ben yararlı buluyorum. Ama zararlı tarafları yok mu? Onlar da var
tabii.
- Bilindiği
gibi üniversitelerde sinema okullarının açılmasıyla, oyuncu olarak
olsun, teknik olsun eğitimli insanların yetişmesi sağlandı. Eskisi
gibi rastlantıyla değil de, bu alanın gereksinimlerini okuldan öğrenerek
çıkan elemanlar görev almaya başladı. Buradan bakınca, acaba dizilerin
talebi mi böyle bir eğitimi zorunlu kıldı yoksa yetişen elamanlar
mı dizi furyasının patlamasına neden oldu?
- Şimdi tabii genç beyinlerin dizi olarak da olsa, sinema alanında
kalıp yeteneklerini ortaya çıkarmaları ya da en azından potansiyeli
canlı tutması açısından çok faydası var.
- Peki sizce
bir sektör oluşuyor mu bu bilgili, eğitimli elamanların gelmesiyle?
Çünkü bir yakınma vardır bildiğiniz gibi, sinemanın gelişmesini
geciktiren nedenlerde birisi de sinemadan kazandıklarını başka alanlara
yatırdı geçmişte bir çok yapımcı gibi... Bu değişiyor mu sizce?
- Çok doğru söylüyorsunuz. Bu büyük bir sorundu Türk sinemasında.
Böyle olumsuz bir dönem yaşandı Türkiye'de. Evet, bir sektör oluşuyor.
Diziyle sinemayı çok ayıramıyorsunuz. Sektörel temelde değerlendirdiğiniz
zaman; çünkü ikisi de aynı gereçleri kullanıyor; aynı kamerayı,
aynı ışığı, aynı oyuncuları, aynı yönetmenleri aynı yapımcıları
kullanıyor. Dolayısıyla kendi kurallarını, kendi altyapısını, kendi
geleneğini oluşturuyor. Bu tabii sayıyla da doğru orantılı. Çekilen
dizilerle, çekilen filmlerin sayısı arttıkça, daha güçlü bir sektör,
daha güçlü bir endüstri haline gelebilir. Ama buradaki çıkmaz bizim
önümüzde olan, ortaya çıkardığımız ürünleri dünyaya pazarlayamamak.
Bu bağlamda bir sıkıntı çekiyoruz. Pazarlayabilen bir iki örnek
var ama, sektörel temelde değil ne yazık ki.
Belki dizileri
dünyaya satmak zor olabilir kültürel nedenlerden dolayı. Ama sinema
filmleri keşke hem Türkiye'de başarılı olabilse gişe anlamında,
hem de yurtdışına pazarlanabilse. Ama şöyle bir ikilem de var; Türkiye'de
gişe anlamında başarılı olan filmler yurtdışında pek ilgi görmüyor.
Çünkü o filmler Türk seyircisi için yapılıyor ve yurtdışı seyircilerinin
pek ilgisini çekmiyor. Ama bazı sanat filmi dediğimiz filmler yurtdışında
ilgi çekse de yurt içinde seyirci çekmiyor. Ya da çok cüzi rakamlarda
kalıyor.
Bu anlamda,
hem hikâye olarak hem görsel olarak Türk sineması bunun yolunu bulmak
zorunda. Yani hem Türk seyircisinin hem de dünya seyircisinin ilgisini
çekebilecek filmler yapmak durumunda.
"Hem
Türk seyircisini heyecanlandırabilecek hem de eleştirmenleri heyecanlandırabilecek
hikâyeler ortaya koymak gerek"
-
Bir de şu var sanırım; bazı yönetmenler özellikle biz Batıya baktığımız
için, Batı'nın bizden beklentilerine göre, örneğin egzotik köy filmleri
yapıp kendini duyurmaya çalışırdı. Yılmaz Güney de iki türlü film
yapardı örneğin. Bir gişe yapmak için yaptığı filmler vardı. Oradan
edinmiş olduğu gelirle sanatsal ve toplumsal filmler çekerdi. Peki
bu sanatçı için bir ikilem değil mi?
- Büyük bir ikilem, hem de şizofren bir durum yaratıyor. Onu nasıl
aşabiliriz bilmiyorum. Bu ta o zamanlardan beri bizim için ciddi
bir sorun. Şimdi artık eskisi gibi köy filmleri yapılmıyor ama,
yurtdışında başarı kazanan filmler genelde Türk seyircisi için marjinal
kalıyor. Ama aynı ikilem başka biçimde devam ediyor. Bunu aşabilmenin
yolu sanırım hem Türk seyircisini heyecanlandırabilecek hem de eleştirmenleri
heyecanlandırabilecek hikâyeler ortaya koyabilmek. Bu iki olgu birbirine
karışmıyor maalesef her zaman. Ben Usta'da bunu denemeye
çalıştım zaten. Bu anlamda bir üslup çalışmasıdır Usta.
Türkiye'de önemli ölçüde çok olumlu tepkiler aldı eleştirmenler
tarafından. Fakat gişe anlamında istediğimiz karışımı elde edemedik.
Ama denemeye değer.
"Kendimizi
Batı'ya beğendirmek zorunda değiliz. Yerelden evresele ulaşabilecek
yapımları ortaya koymanın yolunu bulmalıyız"
- Peki özellikle
dışarısı için film yapılmalı mı? Bazı yönetmenler örneğin şu festivale
şu tür film iyi gider, şöyle film yapayım gibi kaygılarda da bulunabiliyor.
- Elbette ki hayır. İlle de kendimizi Batı'ya beğendirmek gibi bir
kaygımız olmaması gerek. Ben zaten kişisel olarak öyle bir yaklaşıma
karşıyım. Öyle bir kategori oluşuyor. Benim bir yönetmen olarak,
bir sanatçı olarak görüşüm, yerelden evresele ulaşabilecek yapımları
ortaya koymanın yolunu bulmak. Bu her zaman kolay olmuyor. Biz ya
çok yerel kalıyoruz ya da kendimizi dışarıya beğendirmek kaygısıyla
çok başka filmler yapıyoruz. O da çok tehlikeli işte.
- Bir de
şunu soracağım; biz uzakta olduğumuz için pek izleyemiyoruz. Bir
zamanlar çok sinema salonu kapandı. Şimdi Türk izleyicisi film izlemeye
dönüyorsa, yeni yeni salonlar da açılıyor mu?
- Evet, açılıyor. O eski büyük sinemalar ne yazık ki kapandı. Şimdi
daha çok cep sineması denen küçük salonlar açılıyor. Şimdilerde
zincir sinema kuruluşları devraldı. Ama sayı olarak baktığımızda
evet, Anadolu'da sinema salonları çoğalıyor. Hatta biz Usta
ile yaklaşık iki ay önce Hakkari'ye gittik. Hakkari'de sinema salonu
yoktu. Son sinema salonu 1982'de kapanmış. Orada bazı girişimciler,
başını da hastanede çalışan bir doktor hanımın çektiği bazı insanlar,
'burada sinema yok diye sızlanacağımıza bir şeyler yapalım'
demişler ve Hakkari'ye bir sinema salonu kazandırmak istemişler.
Bizi aradılar, 'biz bir sinema salonu açıyoruz. Usta ile açmak
isteriz, gelir misiniz' diye sordular. Biz de büyük onur
duyarız dedik ve baş rol oyuncumuz Yetkin Dikinciler ile
Hakkari'de yeniden kurulan bir sinemanın açılışına gittik. Dolayısıyla
evet, sinema salonları çoğalıyor Türkiye'de.
"
Bence başarılı bir film insana dokunabilen bir film olmalı."
- Bahadır
Bey, sizin için başarılı bir film nasıl bir filmdir ya da nasıl
olmalıdır?
- Çok güzel, ama güzel olduğu kadar zor bir soru bu. Amacı para
olmamalı. Bence başarılı bir film insana dokunabilen bir film olmalı.
Elbette olabildiğince çok insana dokunabilecek bir film olmalı.
Ama yine de olayı insan sayısında değil, filmin samimiyetinde aramak
gerekir. Çünkü o çok insana ulaşmak, gişe yapmak için yapılan filmler
çok önemli bir şeyden taviz vermeye başlıyorlar. O da samimiyetsizlik.
Benim sanat anlayışım, sinemanın ya da genel anlamda sanatın taşıyabileceği
en büyük, en değerli şey içten olabilmesi. Gönülden, kalpten gelip
bir insanın gönlüne dokunabilmesi en değerli şeydir.
Eylül 2009
|