SİNEMA

 

Çağan Irmak: "Söylemeyin, paylaşmayın dedikleri yerde çok şeyden fire veriyoruz."


ÖMER F. ÖZEN

Karanlıktakiler, Çağan Irmak'ın son filmi. Montreal Dünya Filmleri Festivali'nin Dünya Sinemalarına Bakış Bölümü'nde gösterilen filmde sözü edilmeyen bir olaydan ötürü dış dünyadan uzak, evde kapalı yaşayan bir anne (Meral Çetinkaya) ve bir büro çalışanı oğluna düşkünlüğü, 30'lu yaşlarda olan oğulun (Erdem Akakçe) annesinden ötürü insanlarla doğal ilişki kuramaması konu ediliyor.

Bu yıl Festivalde gösterilen beş Türk filminden biri olan Karanlıktakiler'in ünlü yönetmeni Çağan Irmak'la hem son filmi hem de Türk Sineması üzerine konuştuk. Çağan Irmak'a sorularımız ve yanıtları şöyle oldu:

- Sizi Türkiye'de olsun, burada olsun ya da uluslararası sinema çevrelerinde olsun, başarılı filmlerinizden tanıyoruz. Mustafa Hakkında Herşey, Ulak, Babam ve Oğlum'dan başka, özellikle geçen yılki filminiz "Issız Adam" da yine büyük ses getirdi...

Bildiğiniz gibi Türk sineması belirli bir süre büyük bir kesintiye uğradı. Film yapılmamaya başladı. Ancak son birkaç yıldır büyük bir devinim var Türk sinemasında. Bunu neye bağlıyorsunuz?
- Öncelikle şuna bağlıyorum: Türk seyircisi artık Türk filmi seyretmek istiyor. Dünya sinemasına baktığımızda her ülkede Holivut egemenliği söz konusu. Sadece iki ülke Holivut'un önüne geçiyor dünyada; biri Hindistan, biri de Türkiye. Sadece bu iki ülkede Holivut filmlerinden daha fazla kendi filmleri seyrediliyor. Bu talep birçok film çekilmesine önayak oluyor. Çünkü filmler iş yapıyor.

Çağan Irmak Montreal Dünya Filmleri Festivali'nde.

Bunun yanında Türk sineması uzun süren bir arayışın içindeydi. Doğulu mu olalım, Batılı mı olalım; bu konuları düşünüyordu belki de. Ve şimdi şuna karar verdi: Türkiye ne Doğuda ne Batıda. Türkiye karışık bir ülke. Biz de bu karışıklığın filmini yapabiliriz. Bu güzel bir şey. Seyirci de bu karışıklığı seyretmeyi seviyor gibi geliyor bana.

- Bildiğiniz gibi bir yakınma vardır. Türkiye'de bir sinema sektörü yaratılamadı. Bazı yapımcılar sinemadan kazandığını başka alanlarda değerlendirdi ve sinemadan kazanılan sinemaya dönmedi.
- Maalesef böyle bir şey var ama, bir de şu var; eğer Türkiye'de sinema bir sektöre dönüşürse, bunun da Holivut'tan bir farkı kalmayacak. Bir sektöre dönüşecek. Bu da yapımcıların söz söylediği bir şeye dönüşecek. Bu da iyi bir şey değil. Sektör değiliz; olsun!

- Evet, bir zamanlar bölge sinema salonu sahipleri kendi bölgelerine göre, filmlerde şunlar olsun, şunlar olmasın gibi bazı yaptırımlarda bulunurlardı...
- İşte bir ülke sineması için en tehlikelisi o. Sinemacı bağımsız olamıyordu. Ama biz bunu atlattık.

- Atlattığınıza inanıyor musunuz?
- İnanıyorum.

- Türkiye'de televizyonlarda bir dizi patlaması oldu. Bir sanatçı, bir yönetmen olarak nasıl değerlendiriyorsunuz bunu? Türk sinemasına getirisi ya da götürüsü nasıl oldu?
- Maalesef kötü yönde oldu. Çünkü diziler Türk halkının algısını zayıflattı. Çok kötü diziler yapılıyor son dört - beş yıldır. İçi boşaltılmış hikâyelerle, sündürüle sündürüle sakız edilmiş konularla doksan dakikalık süreleri doldurmaya çalışıyorlar. Bu da Türk halkının algısını zayıflatıyor. Dolayısıyla bir yönetmen olarak, onlara hızlı, sert ve akıllıca bir şey sunduğunuz zaman, o kadar kolay kabul etmiyor hale geliyor halk. Maalesef dizi estetiğini görmek istiyorlar sinemada da. Türk dizilerinin sinemaya etkisi çok fena, olumsuz yönde; ve açıkçası hiç hoşlanmıyorum bundan.

"Ben Türk seyircisiyle barışık bir yönetmenim. Bu bana çok büyük bir özgürlük sağlıyor."

- Bir dönem Türkiye'de insanlar pek Türk müziği dinlemezdi, Türk filmi izlemezdi. Türk filmine gidenler hor görülürdü bazı kesimlerde vb. Bu son dönemde Türk halkını Türk filmi izlemeye iten güç ne sizce? Ne değişti? Bir Batı'dan uzaklaşma niyeti mi söz konusu örneğin?
- Yok, o şekilde değil. Seksen ve doksanlarda, daha doğrusu, doksan beşe kadar yapılan kişisel filmler halkı ret etti. Ve çoğunlukla kötü bir kişisel sinemaya yönelmişti. Çok hamdı, ilkel bir sinemaydı, ilkel bir sanat sinemasıydı. Şimdi sinema seyircisiyle barışmanın yollarını aradı bazı yönetmenler. Bunlardan biri de benim. Bunu açıkça söylüyorum, bundan hiç de gocunmuyorum. Hatta bu benim gurur duyduğum bir şey. Evet, ben Türk seyircisiyle barışık bir yönetmenim. Bu bana çok büyük bir özgürlük sağlıyor aynı zamanda. Çünkü istediğim şeyleri, istediğim şekilde, hiç kimsenin karışmasına izin vermeden yapabiliyorum artık. Bu barışıklık beraberinde bana özgürlüğü getirdi. Şimdi bu filmde (Karanlıktakiler) gördüğünüz en uç şeyleri bile Türk seyircisine sunabiliyorum.

- Bir anlamda, seyirci kendini, kendi kültürünü izlemek istiyor diyebilir miyiz?
- Evet, muhakkak. Barışmak dediğim şey de işte bu.

- Bazı filmler festivaller için yapılıyor. Belki oralarda yer buluyorlar, ancak Türk izleyicisinin bundan pek haberi olmuyor; bu filmler o izleyicinin pek ilgisini de çekmiyor. Sizin filmlerinizde bunu yaşamıyor izleyici. Hem kendi insanına hitap ediyor, ama aynı zamanda dış dünyanın da ilgisini çekebiliyor filmleriniz. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Yani sizin filmlerinizde şu sahneyi koyayım şu festivale iyi gider, şöyle bir yöntem izleyeyim kaygısı yok gördüğümüz kadarıyla.
- Kişisel olarak söyleyeyim. Bilemediğim konuda film yapamam. Film yaparken bir taktik geliştiremem. Bu taktiksizlik, bu içten gelme hali seyirciye yansıyor herhalde. O yüzden seviyorlar. İnanmadığım sinema da yapamam. Eğer filmimi festivale kabul ederlerse, kabul ederler. Kabul etmeyeceklerse de, onların istediği gerekli kıstasları bir araya toplayıp bir film yapmak istemem açıkçası. Yalan olur çünkü.

- Atıf Yılmaz'ın bir sözü vardır; 'Batı bizden hep egzotik köy filmleri ister' der. Son dönemde, yeni kuşak yönetmenler sanki bunu aşmışlar ve bunu kabul ettirmişler görünüyor.
- İnşallah öyledir...

- Sizce Türkiye'de sinema alanında teknik bir altyapı oluştu mu?
- Tabii ki oluştu. Pırıl pırıl genç teknik elemanlar var. Bu konuda hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. Dünyayla bu konuda boy ölçüşecek durumdayız.

Meral Çetinkaya Karanlıktakiler'in bir sahnesinde.

- Filminize dönecek olursak; 'Ben onu gerçek bir olaydan esinlenerek yaptım' diyorsunuz ama, sonra 'ben onu geliştirdim, tamamen başka bir boyuta taşıdım' diyorsunuz. Bir anlamda, insanların ya da her ailenin bir tür gizli yaşamları var, onu biraz açmaya mı çalışıyorsunuz?
- Evet. 'Söylemeyin, paylaşmayın, saklayın' dedikleri yerde çok şeyden fire veriyoruz. Hayatlarımızdan vazgeçiyoruz. Bi orta sınıf ahlakının eve kapattığı bir anne bu. Ailemize hiçbir şey olmamalı korkusuyla, eve kapattığı bir aile, 'söyleme, konuşma, yapma' duygusuyla ortaya çıkan bir olgu. Bu bir anlamda töre cinayetlerini de, namus cinayetlerini de ortaya getiriyor. Bir insanın tecavüze uğraması... Doğuda bir çok ülkede kadın tecavüze uğruyor ve namus davası uğruna yine kadın öldürülüyor. Bunlar korkunç şeyler. Hem bir erkek bir kadına tecavüz ediyor, hem de sonunda kadın öldürülüyorsa, böyle bir zihniyeti ben aşağılıyorum. Kusura bakmasın kimse.

- Filminizde bir takım şeyleri üstüne basa basa söylemiyorsunuz. Sadece sona doğru bazı ipuçları veriyorsunuz. Burada bir kaygı mı söz konusu, yoksa izleyici biraz meraklansın yaklaşımı mı var?
- O kendi evinin içindeki hikâyede ne varsa onu görüyoruz. Zaten siz de bunu çıkarmışsınız. Dolayısıyla demek çıkıyor bu ortaya. Daha çok bağırtmaya herhalde gerek yok.

- Son dönem filmlerinde genelde bir dramla sona eriyor öyküler. Bunu sanki biraz değiştirmiş gibisiniz.
- Belki biraz mutlu son gibi ama, aslında tam da ne olduğu belli olmuyor.

- Bir anlamda seyirciye bırakıyorsunuz.
- Evet.

- Son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı?
- Çok teşekkür ederim. Çok keyifli bir söyleşi oldu. Filmi bu biçimde çözümlemeniz de çok hoşuma gitti. Demek ki seyirci de bu biçimde çözümleyecek. Bundan çok mutluluk duydum.

- Biz teşekkür ederiz.


Eylül 2009