|
Ünlü yazar
Buket Uzuner Toronto'da okurlarıyla buluştu:
"İstanbullular'da Türkiye'nin
Röntgenini Okumayı Denemek İstedim"
BİROL UZUNMEHMETOĞLU
Büyüdüğünde
astronot ve denizaltı kaptanı olmak isteyen bir çocukmuş Buket
Uzuner. Şimdi on sekiz yaşından beri her yaptığını yazıyor ve
yayımlıyor. Yazıları yedi ayrı dilde dünyayı dolaşıyor. Sonunda,
kurgu yazarı olarak kendi karakterlerini yaratmanın ve dünyanın
üstündeki ya da dışındaki canlıları yazmanın, aynı zamanda bir astronot
ve denizaltı kaptanı olmak anlamına geldiğini öğrenmiş. Şimdiki
düşü genç yazarlara yazılarını akıllarından geçim derdini çıkarabilecekleri
bir yerde yazmalarını sağlamak.

3 Ekim Pazartesi
günü Ankara'da doğan romancı, hikâyeci ve gezi yazarı Buket Uzuner,
Hacettepe Üniversitesi, (Norveç) Bergen Üniversitesi, Michigan Üniversitesi'nde
biyoloji ve çevre bilim eğitimi aldı. Finlandiya Tampere Teknik
Üniversitesi ve ODTÜ'de araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.
Romanları yedi dile çevrilen Buket Uzuner 1996 yılında Iowa
Üniversitesi'nin onur üyesi oldu. 2004 yılında da ODTÜ senatosu
tarafından takdir belgesiyle onurlandırıldı. Kuzey Sahra Afrikası,
Kuzey Amerika, Kanada ve Avrupa'da uzun tren seyahatleri yapan ve
yaşayan Buket Uzuner, şimdi İstanbullu'dur.
Ankara
Kitaplığı'nın davetlisi olarak Toronto'da bulunan ve 4 Ekim
2008'de Toronto Ryerson Üniversitesi, 5 Ekim 2008'de Ankara
Kitaplığı'nda İstanbullular romanını okuyan, 6 Ekim 2008'de
Toronto Üniversitesi-Yakın ve Ortadoğu Kültür Çalışmaları Bölümü'nde
'Dilin Cinsiyeti / Gender of Language' konulu konuşma yapan
yazar Buket Uzuner ile Bizim Anadolu için özel bir
söyleşi yaptık.
- Yazarlığa
geçiş döneminde kimler sizi yüreklendirdi? Hayatınızda önemli yer
tutan yazarlar var mı?
Buket Uzuner: En başta ve ilk olarak annem! Bana gökteki
yıldızlardan başlayarak hayatta her şeyin ve herkesin bir hikâyesi
olduğunu daha iki-üç yaşlarımda gösteren ilk insan annemdir. Zaten
daha sonra benim yazarlığımı etkilemiş yazarlardan biri olan John
Berger; "İlk hikâyeciler, göklerdeki yıldızlara ad
veren atalarımızdır" der. Yalnızca yıldızlar değil;
aşureden, sembollere, törenlerden halı, kilim desenlerine kadar
resim ve duyguların okunabileceğini annemden öğrendim ben. Bana
edebiyat konusunda destek veren kişiler arasında annemden sonra
Attila İlhan gelir. Üniversitedeyken yazdığım hikâyeleri edebiyat
dergilerine yollamaya başladım. O sırada zaten şiir ve romanlarına
hayran olduğum Attila İlhan hayatıma girdi. Uzun yıllar benim
gibi edebiyat düşkünü yazar olmak isteyen pek çok gence emek verdi;
bizlere on sekizli yaşlarda ne okumamız ve ne okumamamız gerektiğini
öğretti. O yaşlarda gençlerin çok gereksindiği prototip, bir çeşit
deniz feneri, bir mentordu yani. Sonra Sevgi Soysal var hayatımda.
Sevgi Soysal, beni yazarlığı kadar kadın olarak da çok etkileyen,
çok özel bir karakterdir. Liseliydim ve tam hayal ettiğim şeyleri
yazan ve tam kafasına / kafama göre yaşayan şahane bir yazara rastladım.
Sevgi, bir yaşam oburuydu, hem anne, eş, aşık, yazar, hem
yetişkin, hem çocuk olmak istiyordu ve bütün zorluklara rağmen kısacık
yaşamında (40 yaşında meme kanserinden gitti) bunları da yaşadı.
Yenişehir'de Bir Öğle Vakti romanı o yaşta beni sarsmıştı. Kendi
'Gümüş Yaz-Gümüş Kız' adlı kitabımı, "yazmaya
başladığım ilk yıllarda hem yazarlığı hem de kişiliğiyle beni etkileyen,
şehir romantikliği, ironik dili, öz-alaycılığı, umut zenginliği
ve yaşam oburluğuyla bana aynı edebî kandan geldiğimi düşündürten,
giderken geride kendi kitabını bırakmadığı için uzun yıllar yas
tuttuğum ve bir bakıma bu kitabın oluşmasına da böylece neden olan
Sevgi Soysal'a hep sevgiyle..." diye ona ithaf
ettim. 'Kumral Ada-Mavi Tuna' romanım da Attila
İlhan'a ithaftır. Attila İlhan'la onun son yıllarında
dünya görüşü olarak yollarımız ayrıldı ama, bana geçen emeğini asla
inkâr etmedim ve hep şükranla anarım. Tabii Yaşar Kemal'in
'İnce Memed'i, Nazım Hikmet'in 'Memleketimden
İnsan Manzaraları', Oğuz Atay -o sıralarda dışlanan-
'Tutunamayanlar'ı ve Bertolt Brecht'in oyunları,
Tezer Özlü, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Sevim Burak ile
Rus ve Fransız edebiyatı beni beslemiştir. Sanıyorum her neye gönül
koymuş olursak olalım, o yoldaki ilk adımlarımız, oluşumumuz önemlidir.
Sonradan bu temelin üzerine yetenek, ilgi ve kapasitemize göre kendimizi
inşaa ederiz. Bu sırada önünüze her zaman engeller çıkar ve her
keresinde tercih yapmak ve bu tercihlere göre bedeller ödemek, fedakârlıklar
yapmak durumunda kalırsınız. Bundan kaçamayız ancak, olsa olsa adını
koyamayız…
- Uzun
yıllar bilimkadınlığı yaptınız ve sonunda tamgün yazarlığa dönmeye
karar verdiniz. Bilimsel deneyimlerinizin yazılarınızda bir etkisi
var mı?
BU: Aslında hayatımdaki bu önemli dönüşüm, 'Eh, haydi
yarın biyoloji ve çevre bilimi bırakıp artık yazarak hayatımı kazanayım!'şeklinde
olmadı tabii. Zaten Kanadalı Türkler gibi dünya görmüş insanlar
olarak daha iyi bilirler ki, yazarak hayat kazanmak dünyanın her
çağında ve her kültüründe zor, riskli bir iştir. Ben bir memur çocuğu
olarak mutlaka hayatımı kazanmak zorunda olan birisiydim ve durumum
hâlâ öyledir. Bu nedenle maddi güvencesi olan bir genç yazar adayının
rahatlığı ve güveniyle böyle bir tercih yapma şansına sahip değildim.
Yani yazabilmek için nasıl geçineceğimi düşünmek zorundaydım. Bu
yüzden altı ay reklamcılık, dil öğretmenliği, sinema yazarlığı,
turizmcilik gibi işlerde çalışarak para biriktirip altı ay kapanıp
yazarak yaşamaya başladım. O sırada reddedilmediğim Türk yayıncısı
kalmamıştı ama, ben olmayan yayımcıma verilmek üzere kitaplar yazmaya
devam ediyordum. Aslında sorunuzun temel yanıtı; doktora aşamasında
edebiyat ve bilimin ayrı ayrı tamgün birer hayata yayılacak işler
olduğunu kavramamla ilgili bir bilinç durumunda yatmaktadır. Yani
benimkisi tek bir hayatın içinde hem iyi bir bilim insanı hem de
yazar olamayacağımı anlamak, tutku ve ilgi alanlarımdan birinin
hobi olarak kalacağını görmekle ilgili bir karardır. Tabii biyoloji,
genetik ve çevrebilim çok genç yaşta düşünce ve dünya görüşümü derinden
etkilediği ve hâlâ bunlara inanmayı tercih ettiğim için, elbette
bu düşünceler yazdıklarımı da yönlendiriyor. Yöntem-metot olarak
roman yazarken bir laboratuvar deneyi hazırlar gibi çalışırım meselâ.
Öte yandan ideolojik olarak hayatın devamlılığı da benim ekolojik
döngü olarak gördüğüm şeyin ta kendisidir.
- İlham
perinizle nerede buluşuyorsunuz? En çok nerede yazmayı seviyorsunuz?
BU: Ben hep kafelerde, yolculuklarda, sokaklarda yazan biriyim.
Ancak roman türünde, o roman bitene dek (ki; ben 3-5 yılda ancak
bir roman yazıyorum) yazarını esir alır ve onu dünyaya karşı kapatır.
Yani istediğiniz kadar kalabalıklar içinde yazın, romanı toparlamak,
hele binlerce sayfayı ikinci ve üçüncü yazımlarında izole olup,
kapanıp dervişler gibi çile çekerek çalışmanız gerekir. Tren yolculuklarına
hâlâ bayılırım. Bütün yolculuklar içinde en iyi yazma ortamı trenlerdir.
Tabii yanınızda size bir daha rastlamayacağı için hayatının en büyük
sırrını anlatan bir yolcu yoksa! :)
- Hikâye,
gezi, deneme, roman ve biyografi türlerinde kitaplarınız var. En
çok hangi türde yazarken daha çok zevk alıyorsunuz?
BU: Yazmak serüveni, yazmak olayını seviyorsanız, şiir dışında
edebi tür farklılığı ancak dildeki tat değişikliği gibi algılanabilir.
Yani bazan tuzlu, şarküteri çeker canınız, bazan tatlı krizine tutulursunuz.
Ancak roman yazmak benim 4-5 yılımı gecesi gündüzü, rüyası, kâbusu
ve günlük yaşamıyla elimden alarak canıma okuduğu için, her roman
bitince hikâyenin şiirsel kanatları altına sığınmayı tercih ediyorum.
- "Uzun
Beyaz Bulut - Gelibolu" adlı romanınızda oldukça ince ayrıntılar
var ve romanın kurgusuyla anlatımı arasında sıcak bir uyum var.
Diğer romanlarınızda da aynı ayrıntı araştırmacılığı ve kurgu çalışmaları
yapıyor musunuz?
BU: Gelibolu benim dördüncü romanım. Sorunuza tersinden
yanıt vermeyi denersem; bu romana çalışırken diğerlerinden yöntem
bakımından ona farklı davranmadığımı söylemek isterim. Tıpkı ekolojik
arazi çalışmaları gibi, roman yazarken de onun için mekân çalışması
yapmayı seviyorum. Bu bazan sık sık yollara düşüp Çanakkale'ye,
Gelibolu'ya gitmek gibi çok masraflı ve zorlu, fedakârlık isteyen
bir iş. Bazan da İstanbullular'ı yazarken olduğu gibi,
4 yıl boyunca Atatürk havalimanı araştırması yapmak olabiliyor.
Yani Gelibolu romanını yazarken mekân çalışması için
Çanakkale'nin küçük Anafartalar Köyü'ne sık sık gidip Eceabat'ta
kalmak, seyahat masrafları kadar o sırada küçük bir çocuk olan oğlumun
bakımı da beni zorluyordu.
Buket Uzuner: "Biz Türk Dili'nin
zengin olduğunu biliyorduk..."

Burada kadın yazar olmanın toplumun tamamen kadına yüklediği ev-aile-çocuk
sorumluluğundan bahsetmenin yeridir. Ayrıca 5 yıl bir roman yazarken
yazarın nasıl geçineceği de Türkiye'de hâlâ pek çok yayınevinin
derdi değildir, umurunda bile değildir. Şimdi artık kitapları satan
bir yazar olabildikten sonra, ancak 25 yıllık yazarlıktan sonra,
şu anda çalıştığım yayınevimden avans alabilmekteyim. Ancak unutmayınız
ki, avans cebinizden yemektir ve halkının büyük, çookkk büyük kısmının
sigara veya giyeceklerin aslını / orijinalini satın alırken, son
derece bilinçli olarak korsan kitap satın almayı tercih ettiği bir
ülkede yaşıyoruz.
- Yunus
Nadi Roman Ödülü gibi Türkiye'nin en saygın ödüllerinden birine
sahipsiniz. Nobel, Booker, Neustadt ya da diğer uluslararası ödüllerden
birini hedefliyor musunuz?
BU: Edebiyat ödülleri genç yazarları teşvik etmek konusunda
önemli işlev taşırlar. Yazar rüştünü ispat ettikten, kendi sesini
ve okurunu oluşturduktan sonraki olgunluk döneminde artık takdir
edileceği farklı ödüller alabilir. Elbette Nobel alan ilk Müslüman
kökenli kadın yazar olmayı çok isterim, ancak bundan daha önemlisi
insanın kendi ürünlerinin, eserlerinin buna layık olup olmadığını
kendi içinden hissedebilmesidir. Çünkü herkes en iyi kendini bilir
ve değerlendirebilir. Boğaziçi Üniversitesi profesörlerinden rahmetli
hocam Kriton Curi, sınav sonuçlarına itiraz eden öğrencilerinin
eline doğru yanıtları verir ve "haydi kendi notunu kendin
ver, bakalım kaç hak ediyorsun!" derdi. İstisnasız herkes,
hocanın notuna razı olurdu, çünkü Kriton Hoca eli bol bir
hocaydı, hak edilenden daha yüksek not verirdi. Kıssadan hisse,
Yunus Emre'nin dediği gibi: "İlim ilim bilmektir
/ ilim kendin bilmektir / sen kendini bilmezsen / Ya nice okumaktır"
Ödül konusu
da insanın hak ettiğine inanmasıyla ilgilidir bence.
- İstanbullular
romanınız bize İstanbulluları ya da İstanbul'daki 'Türkiyeliler'in
kolektif kültürünü de gösteriyor. Bize biraz son kitabınızdan söz
eder misiniz?
BU: Şimdiki nüfusuyla 3-4 Kuzey Avrupa ülkesinin toplam
nüfusu kadar kalabalık, her anlamda karışık, karmaşık, yorgun ancak
hâlâ muhteşem İstanbul üzerinden şimdiki zamanlardaki bizi, hepimizi
anlamaya çalışmak, biraz da Türkiye'nin röntgenini okumayı denemek
istedim. Edebiyat da zaten kendimizi ve başkalarını anlamaya yarayan
bir yazı sanatı; benim de elimden gelen bu. Bu açıdan İstanbul meydan
okuyucu gücü ve baştan çıkarıcı güzelliğiyle bir romancıya eşsiz
bir çalışma olanağı sunuyor. İstanbullular romanı için, İstanbul'un
temsil ettiği bazı özelliklerle kişisel olarak özdeşleştiğini düşünen
ve kimlik, aidiyet gibi meseleleri olan bir yazarın, şehrin özellikle
Anadolu'dan aldığı göçler sonunda ortaya çıkan yeni profilinden
bir kesiti anlamayı ve anlatmayı denemesi de denilebilir, belki...
Tabii her âşık gibi çok sevilen birine bir güzelleme, bir armağan
sunma arzusu biraz da; İstanbul'a...
- Son
10-15 yıllık dönem içerisinde daha çok Türk yazarının eserinin değişik
dillere çevrildiği ve en çok satan yazarlar listelerinde ilk sıraları
almaya başladığını görüyoruz. Sizce ne değişti?
BU: Hem Türkiye hem de dünya ile birlikte zamanın ruhu değişiyor.
Çok gecikerek de olsa kendi kimliğimiz ve tarihimizle ilgili yüzleşmeyi
yeni yeni ve yavaş yavaş yaşamaya başladık. Yüzleşmek zayıflık değildir.
İnsanın kendisi ve kültürü, tarihi hakkında doğru bilgileri araması
cesaret ve güçlülük de gerektirir ve sonunda olgunluk kazandırır.
Mükemmel olduğunu sanmak ve masallara inanmak çocukluk yıllarında
doğaldır. Türkiye insanı çok zorlanarak da olsa büyümeye başlıyor.
Yolsuzluk, aile içi şiddet, aile içi taciz-tecavüz gibi olayların
bizim toplumumuzda da yaşandığı, yolsuzluk ve pisliğin bütün kurumlarımızda
bulunabileceği gibi konuları yüksek sesle konuşabilmek çok yeni
şeyler. Yani tabular yıkılıyor ve toplumumuzun yaşadığı pek çok
sorun bu sırada oluşan dejenerasyonla ilgili bence. Tabii yazılanlar
da bu değişimden etkileniyor. Türk edebiyatı dili ve konuları kadar
estetik kaygıları konusunda da yeni bir döneme girdi. Umalım entelektüel
namus sonunda galip gelsin. Bu dönüşüm yanı sıra bir Türk romancısının
Nobel Edebiyat ödülü kazanması da Türk Edebiyatı'na ilgiyi doğal
olarak artırdı. Biz Türk Dili'nin yüksek edebiyat, şiir ve felsefe
yaratmaya yetecek donanım ve zenginliğe sahip olduğunu biliyorduk.
Nobel edebiyat ödülü bunu dünyaya duyurdu. İçine kapalı yüzlerce
yıl yaşayan insanımız gibi benzer yıllarda edebiyatımız da dışa
açılmaya başladı. Kol kırılsa da yene saklanmayacak artık!
- Üzerinde
çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı?
BU: Bir yıldır Yolda adlı bir hikâye kitabı yazıyorum. Bütün
hikâyeleri seyahat araçlarında geçen bir gezi kitabı bu. Hepsi 25
yıldır seyahatlerimde başıma gelen ilginç olaylardan seçtiğim, ancak
gerçek adları değiştirerek hikâye ettiğim sürprizli yol hikâyeleri
bunlar. Hiroşima'dan Pearl Harbor-Honolulu'ya, Marakeş'ten Berlin'e
uzanan, tren, uçak, feribot, otobüs yolculukları.
- Daha
önce Kanada'da Tren gezileri yaptığınızı biliyoruz. Bize Kanada'nın
hayatınızdaki yerini anlatabilir misiniz?
BU: Kanada, Norveç, Finlandiya, Amerika ve Cezayir gibi
bir süre kendime ev kurduğum ülkelerden biri. Ancak özellikle Montreal
hayatımda özel bir yer tutar.
- Ankara
Kitaplığı'nın öykü yarışması sonucunda beklediğimizin çok üzerinde
katılım oldu ve içimizde yazarlık yolunda ilerlemek isteyen gençler
olduğunu gördük. Bu dostlarımıza neler önerirsiniz?
BU: Ankara Kitaplığı, bir anlamda sivil toplum kurumu (STK)
olarak bence Torontolu Türk-Kanadalıların gerçekten sahip çıkması
ve devamlılığını korumak için belki bir vakfa dönüştürmesi gereken
değerli bir kurum. Başka kültürler yaşadıkları bütün Batı ülkelerinde
pek çok benzeri kurumlarla anavatanla ilgilerini karşılıklı koruyabiliyorlar.
Yazar olmak isteyen gençler için bir el kitabı olarak yazdığım Selin
ve Cem'le Yolculuklar adlı kitapta bu konuyu uzun uzun irdeledim.
Oradan alıntı yapacağım. Bir kere ana fikir şu: Yazmak, onsuz yaşanamayacak
bir aşk gibi insanı sarıp, alevleriyle yakmazsa, insan yazmaz. Çünkü
yaşam daima her şeyden daha fazla çekici ve gereklidir. Yazmak,
ancak hayatımızı kurtaracak bir güç olduğunu içimizde hissettiğimizde
ve sonra da bunu bize kanıtladığında bir yaşam biçimine dönüşür.
Ünlü ve zengin (varsıl) olmak için yazar olmak isteyenler yanlış
bir alandadırlar. En çok okunan Yazarlar bile 100-300.000 kişi arasında
ünlü olurlar ve Yazarlar ancak kitaplarından % 10-20 para kazanabilen
insanlardır. Yani yazarak ünlü ve zengin olunamaz. (Stephen King
veya Umberto Eco olursanız o başka:))
Bir başka tüyo
(ipucu): Genç yazarların kendilerine yakın buldukları büyük yazarlardan
etkilenmeleri çok doğaldır. Hâttâ, başlangıçta büyük yazar ve şairlerden
etkilenmemiş genç yazar / şair yoktur, denebilir. Yani bir yazarın
bir başka yazardan etkilenmesi, ona öykünmesi ayıp değil mi?"
diye soruyor Selin.
"Yeni başlayan
yazarın sevdiği, kendini oluştururken yolunu aydınlatan başka yazarlardan
etkilenmesi bence sağlıklıdır. Fakat sonunda kendi özgün sesini
bulmak şartıyla. Hiçbir yetişkin, kendi anne ya da babasının sesi
olarak kalmamıştır. Kalanlar, yetişkin olamayanlardır. Çünkü beğendiğimiz,
severek okuduğumuz bütün yazarların kendine has üslûbu vardır. Ancak
kendi üslûbunu yaratanlar başarırlar.
Ekim 2008
|