EKİN / SANAT


Para, para, para...
Varlığı bir dert, yokluğu yara...

ÖMER F. ÖZEN

Günümüz dünyası onsuz olmuyor. Ne canlar, ne yuvalar yıkılıyor... Ne yaşamlar sönüyor...

Para yaşamımızı belirliyor.

Toplumda yerinizi gösteren o; yoksa siz de yoksunuz.

m

Hoca Nasrettin'in, her biri birer öğrence olan küçük öykücüklerini bilirsiniz: Hani bir gün bir şölene çağrılı olarak gider de, üzerindeki kılığından kimse kendisini pek önemsemez; sessizce sıvışır eve gider. Sonra yeniden şölen evine döner; ama bu kez allı pullu kürküyle daha uzaklardan karşılanır, şölen evinde üst köşelere oturtulur da yemek anı geldiğinde, o da kürkünün ucunu tabağa yaklaştırıp: 'Hadi, ye kürküm ye!' der... Şölen sahibini ve şölendekileri şaşırtır...

Para bugün değil, binlerce yıl önce de dünyayı yönetiyordu. Peki nereden geliyor para? Nasıl yaratıldı? Nasıl olur da para yokluğu baş gösterir?

Derler ya, 'varsılın varlığı yoksulun dilini yorar'. Bizimki de o. Kişioğlu da buna hep kafa yorar, durur.

Kafa yoranlardan biri de bugün Montreal'de yirmi yılı aşkın bir süreden beri başarılı filmlere imza atmış belgesel sinemacı İshak Işıtan. Yaptığı filmler hep toplum ve siyasi sorunlar üzerine.

İstanbul Üniversitesi'de hukuk okuyan İshak Işıtan, 1978-1980 yılları arasında ABC'nin Türkiye muhabirliğini yaptı, daha sonra 1980 yılında Kanada'ya göç etti.

İshak Işıtan, kendi deyimiyle bir 'Anıt İnsan' Carole Poliquin'le yaşamını birleştirdi. Bu birliktelikten ortak bir 'Güneş' kızları olan çift, ISCA adındaki film yapımevini kurarak düzeni sorgulayan, toplumu düşüncelere salan, onlara bilgi götürürken yaptıkları filmlerle kendileri de sürekli öğrenen bir sürece girmişler.

Bu süreç devam ediyor.

2001 yılında Bülent Ecevit'in Başbakanlığını yaptığı 57. Hükümet'in iktidarda olduğu sıralarda büyük bir 'komplo'yla Türkiye'nin ekonomik bunalıma sürüklenmesi, aynı tarihlerde Arjantin'in de büyük ekonomik bunalımlara düşmesi, gerçekte varsıl olan ve insanlarını en az 10 kez daha bayındır bir biçimde yaşatacak kaynakları bulunan bu ülkelerin, nasıl olur da böylesine bir bunalıma girmiş olması, İshak Işıtan'ı daha önce yapmış olduğu filmlere koşut olarak kafa yormaya salmış.

l

6 Kasım'da Fransız kanalı TV5'te gösterilen ve 14-23 Kasım tarihleri arasında yer alan 6. Montreal Uluslararası Belgeseller Buluşması'nda halkla buluşan İshak Işıtan'ın son filmi "L'Argent / Para" adlı filminde, yönetmen çeşitli sorunlara parmak basıyor. Türkiye'nin daha 15-20 yıl önce kendi kendine yeten bir ekonomi düzene sahip sayılı ülke durumundan, dışarıya önemli ölçüde tarım ürünü satmaktayken, nasıl pamuk, tütün, buğday, pancar vb temel gıda ürünlerini dışardan tonlarca satın alma durumuna düştüğünü gözler önüne seriyor.

Öte yandan Arjantin'de güçlü bir ekonomi varken, nasıl bir dış borç batağına saplandığını, halkın sokaklara çıkıp paralarını istediğine tanıklık ediyor.

Bu ülkelerin 'iyi bir ekonomiye sahip olma' düşleriyle, nasıl İMF denilen Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın tuzağına düşüp, kendi üretimlerini kısarak yabancı sermaye gruplarının ülkelerinin varsıllıklarını sömürmeye, ulusal paralarının yerine doların yer edinmesine yol açtıklarını gözler önüne seriyor.

Öte yandan bunalımdan kurtulmak için kendi paralarını üreten küçük, yerel toplumların dayanışmasını, ulusal ve uluslararası paraların karşısına bir seçenek olarak çıkışlarını vurguluyor.

Fotoğraf: Ömer Özen

Daha önce Les Enfants de Mirabel / Mirabel Çocukları (1990), Par tous les moyens nécessaires / Gereken Her Yöntemle (1997), Gangs, la loi de la rue / Sokakların Yasası, Çeteler (1999) gibi filmlere imza atan İshak Işıtan'la filmi üzerine konuştuk:

- Böyle bir konuyu filme almak nereden aklınıza geldi?
- Aşağı yukarı yirmi yıldan beri küreselleşme ekonomisi üzerine, bunların getirdikleri, götürdükleri üzerine, yaptığımız filmlerle zaten sürekli analiz yapıyoruz. Daha önce Turbulence (Carole Poliquin / ISCA Production) diye bir film yapmıştık. Orada dünya pazarının mekanizmasının nasıl oluştuğunu ortaya koymaya çalışmıştık. Beni ilgilendiren daha çok yerel pazar. Çünkü ben yerel pazar içinde yaşıyorum. Yerel pazar içinde ekonominin daha güçlü olmasını tercih ediyorum. Yerel pazara da baktığımda, finans çevreleri hep 'sıcak para' diye adlandırdığımız bir olgunun ardında daha fazla kâr için koşuyorlar. Tabii o 'sıcak para'yı bulmak için de daha fazla faiz ödemek durumunda kalıyorlar. Özellikle gelişmekte olan ülke ekonomilerine baktığımızda -bu baktığınız açıya göre değişiyor- hep ekonomilerin gerilemekte olduğunu, sömürgeleşmekte olduğunu görüyoruz. Ve sömürgeleştirme öyle silahla falan değil. Şu elimde gördüğünüz, adına 'para' dediğimiz küçük bir kağıt parçası yapıyor her şeyi. Şu gördüğünüz Amerikan parası, 'dolar' hüküm sürüyor.

- Bugün dünya bu parayı kullanıyor.
- Evet, bugün dünya nüfusunun yüzde 75'i şu elimde gördüğünüz kağıt parçasını, 'Amerikan Doları'nı kullanıyor. Dolayısıyla doların değerinin yüzde 75'i doğrudan dışarıdan Amerika'ya giriyor. Ve bunun için Amerika hiçbir şey üretmiş değil. Ne zamanki şu küçük kağıt parçasını kullanıyorsunuz, hiçbir şey yapmayan Amerika'ya doğrudan yardım etmiş oluyorsunuz. Bunların ayrıştırmasına girince bakıyorsunuz ki, şu elinizde tuttuğunuz, aralarında herhangi bir değer farkı olmayan, bir dolar ya da yüz doların yönettiğini görüyorsunuz. Burada kendinize şu soruyu sorma gereğini duyuyorsunuz: Nedir değer? Değer şu gördüğünüz kağıt parçası değil. Peki ne? Bu antropolojik bir şey. Değer insan! Üreten kim? Üreten para değil. Üreten insan. Ama öte yandan bakıyorsunuz, kim inanıyor şu küçük kağıt parçasına? İnsan! Bir anda para, şu kağıt parçası, kimin uzun süre, sorunsuz, varsıl, mutlu yaşayacağını, kimin yoksulluktan anında öleceğini belirliyor. Dünya nüfusunun 4 milyarı 2 doların altında yaşıyor, 2 milyarı ise 1 doların altında yaşıyor. İşte küreselleşme bu.

- Küreselleşme daha iyi bir yaşam için değil mi?
- Küreselleşme borçlu yaşamayı getirdi. Örneğin Türkiye. On beş yirmi yıl önce kendi kendine yetmekte olan bir ülke, nasıl oldu da, şimdi her şeyi dışarıdan alıyor ve borç içinde boğulup duruyor?... Ülkenin tarımı tamamen öldü. Kendi kendini besleyemez duruma geldi ve her şeyi dışarıdan alıyor. Türkiye'nin doları yok. Peki n'oluyor o zaman? Satınalma gücü azalıyor. Kapitalizmin ucuz işgücüne gereksinimi var, üretimi ucuza getirme gereksinimi var. İşte kendi kendime neden, nasıl şu küçük kağıt parçası böylesine güç elde ediyor diye sormaya başladım.

Kendime o soruya sorunca şunu gördüm; dünya nüfusunun yüzde sekseni işgücünü, emeğini şu küçük kağıt parçasına satıyor. Bunu kazanmak için ne olursa olsun yapıyor. Yaptığı işlerin yüzde doksanından da memnun değil. Zamanını satıyor para karşılığında. Ben bunları ekonomi köleleri olarak adlandırıyorum. Bundan daha köleci bir toplum olamaz. İnsanları böylece köleleştirdiler.

- Peki nedir para?
- Bu tür sorulardan da şuna geldim: Peki şu parayı biz kendimiz yapamaz mıyız? Bu kağıt parçasında hiçbir değer yok. Hiçbir özelliği yok. Bu dünya üzerinde hep olmuş. Herkes kendi parasını yaratmaya başlamış. Avrupa'ya bakıyoruz. Avrupa'da hemen her kentin kendine özgü parası var. Her yerde şirket paraları var. Amerika'ya dönüp bakıyorsunuz; Amerika'da 4000'in üzerinde böyle yerel para var. Mağazalar, kuruluşlar kendi paralarını yaratmışlar. Aynı bizim buradaki Canadian Tire'ın paraları gibi. Canadian Tire'ın paralarının dolardan bir farkı var mı? Yok. Aynen gidiyorsun, o paralarla Canadian Tire'dan alışveriş yapıyorsun. Dolayısıyla kriz zamanları insanlar bunlardan binlercesini yaratmışlar, kendi ekonomilerini kurtarmak için bu yolu bulmuşlar.

Şimdi de durum aynı. Kriz üzerine kriz yaşıyoruz dedim. Ben bir araştırayım dedim, var mı şimdi de böyle bir uygulama. Ve araştırmaya başlayınca filmde de gördüğünüz gibi, değişik yerlerde böyle seçenekler yaratan insanlara rastladım. İnsanlar biri birlerine güvenip böyle bir girişime başlıyor. Para bir yerde güven. Birilerine güven sorunu. Ve tabii borç. Bunlar bir anlamda borç senedi gibi bir şey. Ne yapıyoruz, ben alıyorum size veriyorum, size alıyorsunuz Ahmet'e veriyorsunuz, Ahmet alıyor Mustafa'ya veriyor vb... böyle gidiyor. Eskidiği zaman ne yapıyorsunuz, atıyorsunuz gidiyor. Böyle olması gereken bir şey.

Aşırı bir uca gidelim şimdi. Dünyanın başına bela olan ne var? Savaş. Dünyanın her yerinde yüz binlerce asker, insan savaşıyor. Bunlara ne lazım? Silah lazım. İyi silahlar lazım. İyi silah için ne lazım? İyi silah için bugün için Irak'taki savaşı sürdürmek lazım. Irak'taki gerillalara yepyeni silah üreteceğiz. Ellerindeki zamanı geçmiş silahlarla olmaz. Bunları kim yapıyor peki? Amerika'daki silah şirketleri. İkinci Dünya Savaşı'nda da yaptılar. Nasıl yaptılar? İkinci Dünya Savaşı'nda türbo tipi jetler ilk defa Alman ordusu tarafından kullanıldı. Kim yaptı bunu, biliyor musunuz? Amerika'nın General Electric Şirketi yaptı. Amerika Hitler'e karşı savaşırken, Amerikan ordusunda bu uçaklar yoktu. States of America adı buradan geliyor. Amerika'yı şirketler yönetiyor. Şirketler ve Amerikan yönetimi aynı takımda oynuyor. Bunlar üzerine soru sormaya başlayınca mekanizmayı merak etmeye başlıyorsunuz.

Şimdi bunları yürütmek için de bir şeyler yaratmak zorundasınız. Ne yaratacağınıza, hangi alanda iş gücü üreteceğinize siz karar veriyorsunuz. Nasıl davranacağınıza, nasıl denetleyeceğinize siz karar veriyorsunuz.

- Bunun için mi İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar var oldu?
- İMF aslında uluslararası bir kuruluş. Vaşington'da 19. Cadde'de bir merkezi var. Orada bin ekonomist çalışıyor. Bunlar İMF'ye üye olan dünya ülkelerinden geliyor.

- Peki nasıl işliyor şu İMF ya da Dünya Bankası?
- Ülkeler gelirlerinin bir bölümünü İMF'ye veriyorlar. Yoksul ülkelerdeki gelir daha az olduğu için, onların verdiği pay daha az. Onların verdiği herhangi bir ağırlık oluşturmuyor bile. Amerika yüzde 51'i elinde tutuyor, yüzde 34 ise Avrupalıların elinde. Dolayısıyla Amerika ve Avrupa aralarında anlaşıyorlar. Aslında uluslararası bir kuruluş gibi görünen, yoksul ülkelere, ekonomileri iyi olmayan ülkelere yardım etmek için, o ülkeleri kendi kendilerine yeterli hale getirebilmek için yardım etmesi gereken bir örgüt. O kadar büyük bir örgüt de değil, 1000 ekonomistin çalıştığı bir örgüt. Örneğin Türkiye ekonomisini sürekli olarak izleyen dört kişilik bir ekip var. Nasıl ekonomiyi denetleyebiliriz diye uğraşıyorlar. Nasıl hükümete baskı yapıp kamu mallarını özelleştirmeli diye tüm taktikler bu masalarda geliştiriliyor. Peki bunun arkasındaki kim? Bunun arkasındaki Wall Street tabii. Öbür ülkelerde en fazla çıkarı olan Wall Street. Olay ne peki? Olay doların tüm dünyada geçer akçe olarak kabul edilmesi. Bu bir imparatorluk. Uluslar kendi para basma haklarını kaybederlerse ki olan bu oluyor... Olayı şuna benzetebiliriz: Bir aile reisi kendi ailesinin bütçesini düzenlemek için dış bir güçten yardım istiyor. Bunu kabul etmek için de bazı koşulları kabul etmesi gerekiyor. Bunun da adı nedir, köleliktir. Öte yandan İMF'nin Türkiye masa şefi Türkiye'nin valisidir. Ama bu İMF ve Dünya Bankası'nın ardındaki güç ise Wall Street'tir. Peki bunları yönetenler insan değil mi? Hayır insan çok iyi. Bunlar hep böyle kötü müyüdüler hep? İMF, İngiliz ekonomist John Maynard Keynes'in kafasıdan gelen bir düşünce olarak ortaya çıkmış. Bir Dünya Bankası kuralım diyor, gelişmekte olan ülkelere, yoksul ülkelere yardım edelim diyor. Birbirimize hepimizin ihtiyacı var. Bu iki eş kuruluş İMF ve Dünya Bankası biri birini tamamlıyor. Amaç ülkelere yardım etmek. Ama ardında Wall Street var. Dolayısıyla Dünya Bankası ise Wall Street'in icra memurundan başka bir şey değil. Her şeye Wall Street karar veriyor. Ayrıca biliyor musunuz? Wall Street'i filme almak yasaktır. Ama filmde de gördüğünüz gibi biz gidip çektik. İki haylaz çocuk, ben ve Tolga, biri ufak biri büyük, gittik Amerika Borsası'nı, Wall Street'i çektik.

- Nasıl yaptınız? Karışan, gören olmadı mı?
- Olmaz olur mu? Kendi aramızda sürekli konuşuyor, bir yandan da sürekli çaktırmadan çekiyorduk. Zaten orada sürekli güvenlik görevlileri var; 'burada durmayın, hadi yürüyün, filme çekmek, fotoğraf çekmek yasak' diye sürekli uyarıyorlar.

Ben sadece konuyu sevdiğim için değil, aynı zamanda bir şeyler de öğreniyorum. Şimdi daha iyi anlıyorum dönen bir takım şeyleri. İşte bu bilmeyi istemek bu filmi daha derinlemesine yapma olanağı verdi. Başından sona filmin başındaydım. Sadece alan çekimleri değil, daha sonra kurgu aşamasında da çok yoğun çalıştım bu filmin ortaya çıkarılmasında. Tabii sadece ben değil. Yapımevimizde çalışan bir sürü değerli arkadaşlarımızla birlikte oldu. Ve tabii Carole Poliquin de eylemsel olarak yapımın içindeydi. Carole Poliquin zaten kendisi anıtsal bir kişidir. Tam bir düzen insanı, tam bir beyin insanı. Onsuz ben bir hiçim.

KASIM 2003