|
Karşı
Pencere'de izleyici kendini buluyor
Bu yıl
Türk sineması açısından oldukça verimli bir yıl olduğu gibi yurtdışında
da Türk filmlerinin ve sinema kültürünün tanınması açısından bereketli
bir yıl yaşandı. Cannes Film Festivali'nde Uzak filminin ödül alması,
Montreal Film Festivali'nde Ömer Kavur'un Karşılaşma filminin yarışma
bölümüne alınmasının ardından, Toronto Film Festivali'nde Türkiye'den
dört değişik yönetmenin 10 filmi, Yönetmenlere Bakış ve Çağdaş Dünya
Sineması bölümlerinde seyircilerle buluştu. Bu seçimde Akdenizli
komşu sinema eleştirmen Dimitri Eipides Festival yönetimine bu yıl
Türk filmlerinin yer alması için yaptığı önerinin büyük etkisi oldu.
Zeki Demirkubuz'dan 3. Sayfa, İtiraf ve Yazgı, Ömer Kavur'dan Anayurt
Oteli, Gizli Yüz ve Karşılaşma ve Nuri Bilge Ceylan'dan Kasaba,
Mayıs Sıkıntısı ve Uzak ile İtalya'da yaşayan Türk asıllı İtalyan
yönetmen Ferzan Özpetek'ten de gene Avrupa'da gözde olan bir film,
Karşı Pencere festivalde yer aldı. Bizim Anadolu adına Murat Akser
ve Petek Berksoy festivale konuk olarak gelen iki yönetmenimiz,
Ömer Kavur ve Ferzan Özpetek'le söyleşi yaptılar.
MURAT AKSER /
PETEK BERKSOY
 |
|
Fotoğraf:
Petek Berksoy
|
Bizim Anadolu:
Toronto'yu nasıl buldunuz?
Ferzan Özpetek: Toronto'ya bu ikinci gelişim. Bir Harem Suare ile
gelmiştim. Cahil Periler geldiğinde burada bulunamamıştım. Toronto'yu
bu sefer daha sıcak, daha hoş buldum. Hoş buldum derken geçen gelişim
iyi bir dönemim değildi. Biliyorsunuz, bir şehrin havasını almak
bize de bağlı aynı zamanda.
B.A.: Biyografinizden
17 yaşında İtalya'ya gittiğinizi öğreniyoruz. Orada tiyatro okuluna
yazıldınız.
F.Ö.: Tiyatro akademisinde yönetmenliğe yazıldım. Aynı zamanda üniversiteye
devam ediyordum.
B.A.: Yönetmenlerle
röportajlar yapıp sonra da kartınızı veriyordunuz; bir sonraki projenizde
beni arayın diyordunuz onlara.
F.Ö.: Bir asistana ihtiyacınız var mı diye soruyordum. Onlar da,
'bu gazeteci mi, yoksa numara mı yapıyor' diye şaşırıyorlardı.
B.A.: Sinemayı
çok seven, 17 yaşında İtalya'ya göçen bir Türk gencinden uluslararası
üne sahip, tanınan ve sevilen bir Türk ve İtalyan yönetmen olmak
nasıl bir yolculuktu?
F.Ö.: Filmlerde ilk asistanlığımı Massimo Troisi ile yaptım. Il
Postino (Postacı) filminin yazarı ve oyuncusudur kendisi. Ondan
sonra 15 yıl boyunca yönetmen yardımcılığı yaptım. İlk filmim olan
Hamam'ı yaptığımda da benim yapımcılığımı yapan kişi, en son beraber
çalıştığım yönetmendi. Hamam uluslararası bir çıkış yaptı. Cannes'a
gitti. Hamam'ı yaptığım yıl İtalya'da pek çok yeni yönetmen çıktı
ortaya, ama Hamam'ın bana getirdiği başarıyı onlar kendi filmleriyle
yakalayamadılar. Ardından Harem Suare'yi yaptım ama iyi gitmedi.
Filmin dağıtım hakları bütün dünyaya satılmıştı. Çok şey bekliyordu
insanlar. Ancak beklentilerinin karşılığını vermedi o film. Türkiye'de
çekim sırasında zorluklar yaşadım. Bir de film içine çok kapanık
bir filmdi. Ondan sonra Cahil Periler'i yaptım. Cahil Periler İtalya'da
o yılın en büyük gişe rekorunu kırdı. Harem Suare'den ağzı yanan
dağıtımcılar ilgi göstermediler. Ardından Karşı Pencere büyük bir
patlama yaptı. İşte şimdi Sony Classic Pictures dağıtım için satın
aldı filmi. Bu kararları beni çok mutlu etti. Çünkü diğer küçük
dağıtımcıları da etkiliyor böyle bir karar. Bu sayede film tüm Amerika'da
gösterilecek. İlk defa bu kadar büyük bir şirket benim bir filmimi
gösterime sunuyor.
B.A.: Çok
güzel bir film Karşı Pencere. Gene Gianni Romoli ile birlikte yazmışsınız.
Bu film için fikir nereden geldi?
F.Ö.: 16 yıl önce yolda bir adamla karşılaştım. Bana yolunu kaybettiğini,
evinin yolunu bulamadığını söyledi. Ben de ilk olarak adamın bir
dolandırıcı olduğunu düşündüm. Sonradan adamın rol yapmadığını anlayınca
yardımcı olmaya çalıştık; bir arkadaşımla tüm Roma'yı dolaştırdık.
Sonunda evini bulduk. Bu adamın tavrı bize çok dokundu. 20 yıldır
evinden çıkmıyormuş. Karı-koca bir çift arkadaşım vardı, evlilikleri
krizdeydi. Onlarla böyle bir yaşlı adam karşılaşsaydı ne olurdu
diye düşündüm ve filmin hikâyesi oluştu. Roma'da Yahudilerin mahalleleri
vardır. Sık sık giderdim. Orayla da bağlantı kurdum filmde. Bir
sürü şey kafamda birleşti ve filmin hikâyesi çıktı ortaya.
B.A.: Seyirciyi
çeken ve sürekli ne olacak diye sorduran bir film Karşı Pencere.
F.Ö.: Seyirci kendini filmin içinde buluyor, kendi sonuçlarını çıkarıyor.
O çok hoşuma giden bir şey bu.
B.A.: Karşı
Pencere'de dolaylı da olsa Türk kültürüne gönderme yapıyorsunuz.
Sezen Aksu'nun bir parçası açılış müziğiydi. Gene Serra Yılmaz rol
alıyor. Cahil Periler'de de iki insanın tanışma noktasını bir milli
ozanımızın kitabı üzerinden yapıyordunuz.
F.Ö.: Zaten filmden sonra Nazım Hikmet'in kitapları yok sattı. 6-7
kere baskıya girdi İtalya'da. Bir şekilde Nazım Hikmet'in tanınmasına
katkıda bulunduğum için çok mutlu oldum.
B.A.: Filmlerinizde
bu Türk kimliğinizi sürekli olarak vurgulamaya devam edecek misiniz?
F.Ö.: 17 yaşıma kadar Türkiye'de yaşadım. Hâlâ İtalya'da tartışılıyor.
Şu anda İtalyan sinemasının en önemli yönetmenleri arasında sayılıyorum.
Bizim Türk asıllı yönetmenimiz diyorlar. Bu ay Oscar yarışı başlarken
İtalyan basınında daha çok Türk yönetmen olarak çıkmaya başladım.
Bunu filmin aday adaylığını zayıflatmak için yapıyorlar sanırım.
Ancak kendi kendime düşündüğümde ben kendimi sadece Türk ya da sadece
İtalyan olarak oturtamıyorum kafamda. Tabii Türk olmak benim bir
parçam. Hem de önemli bir parçam.
B.A.: Filmlerinizde
eşcinsellik konusuna da değiniyorsunuz. Farklı kültürlerde eşcinselliğin
karşılaştığı toplumsal baskıları irdelemeye devam edecek misiniz?
F.Ö.: Senaryoyu Gianni'yle yazarken bizim eşcinselliği koyalım diye
bir fikrimiz yok. Biz hayatta ne varsa onu koyuyoruz. Batırmak ya
da övgüsünü yapmak amacıyla değil, biz bildiğimiz konuları, olayları,
tanıdığımız insanları yazıyoruz.
B.A.: Karşı
Pencere'de birçok değerli mesaj var; örneğin: "Önüne konanla
yetinme, daha iyi bir yaşam için istemeyi öğren." Bu sizin
kişisel felsefesiniz mi?
F.Ö.: Genelde düşüncem böyle aslında. Hayatı boşu boşuna yaşamamak
lazım. Hayatı değerlendirmek, dolu dolu yaşamak lazım. Birçok insan
amaçsız olarak, yaşamak için yaşıyor. Amaçlarının peşinden gitmiyorlar.
Mesela 20 gün önce motosikletimi yıkatıyordum. Yugoslavyalı bir
genç yıkıyor arabaları. Önünde muazzam bir kuyruk var. İşini o kadar
severek yapıyor ki, herkes ona gidiyor. Bir insanin tutkuyla, severek
bir şey yapması ne güzel. Beni üzen ot gibi olan, ot gibi yaşayan
insanlar. İçindeki yaratıcı potansiyeli dışarı çıkaramayan insanlara
daha da çok üzülüyorum.
B.A.: Karşı
Pencerede'ki kadın karakterin değişimini görmek de böyle bir deneyim.
F.Ö.: Filmde bu kadının evlilik dışı ilişki yaşaması kocasını ağlatıyor.
Adam ağlıyor. Hayatının ve karısının değiştiğini biliyor çünkü.
Artık bir çocuk gibi değişmeden yaşayamayacaklar çünkü. Filmde kadının
evine geri dönmesi, aileyi ve eski tutucu değerleri öven bir dönüş
değil. Ailenin yeniden yaratılmasını, tanımlanması gösteriyor. Artık
bu çift aralarında yeni bir ilişki dengesi kurmaya çalışacak.
B.A.: İtalya'da
Türk sanatçı kimliğiniz nedeniyle hiç tepkiyle, zorluklarla karşılaşıyor
musunuz?
F.Ö.: Bunlar oluyor tabii. İnsanın arkasında devlet desteği olması
önemli tabii. Benim dileğim yurtdışında birçok şey başarabilecek
genç Türk sanatçı var. Onlara madden yardımcı olacak bir kurum olması
ne iyi olurdu. Türk olmak bir meslek aslında. Ben sadece sinemanın
zorluğunu değil aynı zamanda birçok zorluğu da aşmak zorunda kaldım.
Benim başarılı olduğum gibi başkaları da başarılı olabilirdi pek
çok sebepten dolayı olamadılar.
B.A.: Göçmenlik,
ırk gibi olaylara da filmlerinizde yer veriyorsunuz.
F.Ö.: Evet. Filmlerimde küçük küçük vermek önemli bu olayları. Tabii
abartmadan, göze batırmadan.
B.A.: Aşk
hikâyeleri, imkânsız aşkı anlatan hikâyeler var filmlerinizde.
F.Ö.: Kafamızda gerçekleşemeyen aşklar mükemmeldir hep. Genelde
dramatik konulardan hoşlanıyorum. İmkânsız aşkların daha güçlü olduğuna
inanıyorum. Çünkü yaşanmamış aşk kusursuz olarak kalıyor kafamızda.
Bir de mektup olayı hayatımda çok önemli yer taşıyan bir şey. Mektup
yazmayı çok seviyorum. O nedenle filmlerimde mektup da sık gözüken
bir öğedir.
B.A.: Türkiye'nin
dışında ortak yapımcılar da var bu filminizde.
F.Ö.: Bu filmimde ortak yapımcı olarak Türkiye'nin yanında Fransız,
Portekiz ve İngiliz şirketler var. Mesela bir Full Monty'yi yapan
şirket. Şu anda yapımcım tüm maddi işlerle ilgileniyor. Ama ilk
filmim olan Hamam'ı çekerken hem Türk hem İtalyan yapımcıları ikna
etmek için çok uğraşmıştım. İlk filminde insan her şeyi yapıyor.
Filmde ne kadar elbise eşya varsa, ne kadar yemek yapıldıysa hem
annem uğraştı. Öyle ucuz bir film gibi gözükmese de Hamam böyle
bir uğraşın sonucuydu. Yapımcılarına da milyonlarca dolar kazandıran
bir film oldu. Başlangıçta Türkiye'de pek beğenilmedi ama sonradan
da destek alan bir filmdi. Türkiye'de bizim kendi kültürümüzden
utanmamız vardır. Hamamdan, sünnetten böyle kendimize ait şeylerden
utanırız. Şimdi biraz aşıldı bunlar. Hamam diye restoran var, parfüm
var ve yeni hamamlar açılıyor.
B.A.: Yurtdışında
yaşayan bir Türk olarak en çok özlemini çektiğiniz şey nedir?
F.Ö.: Şu an benim en büyük özlemim bir çay ve simit. Türkiye'de
yaşayan bir insan için olağan bir şey. Yurtdışında yaşayan Türkler
için ise çok daha önemli bunlar. Türkiye'den getirip burada içmenin
aynı tadı yok. Orada içmek önemli. Benim şansım aynı zamanda İtalya'ya
da böyle bir gurbetçi gözüyle özlemle yaklaşabiliyorum. Mesela Cahil
Periler Roma şehrini en güzel anlatan film ödülünü aldı.
EKİM 2003
|