|
Fakir Baykurt'u
Anmak mı, Anlamak mı?
OSMAN
BOLULU
Niçin
ölüm yıldönümlerinde akla gelir, iz bırakmış kişiler? Garip gider.
Ölüm tarihini temel alış, yuğ törenlerini düşündür. Hani onda, ölenin
kalıtını paylaşmak gibi ilkel sevinç vardır ya ürkütür beni. İz
bırakmışları, doğum yıldönümlerinde anmak, daha yeğ değil mi? İyi
ki sen geldin de bize ön açtın; o izden yürüyoruz ilerisine, seni
unutmadık, açtığın çığırı, insanlık için, kocaman bir yola dönüştüreceğiz
demek, halkayı halkaya ekleyerek tarihin olumluluk zincirini, karanlıktan
aydınlığa doğru uzatmak olmaz mı böylesi?
Ekim
ayındayız (2002): Fakir Baykurt için anma toplantıları yapılacak.
Kimileri, gerçeğinden yaklaşacak ona, kimileri ise, kendilerini
öne çıkarma basamağı yapacak etkinlikleri. Hele, salt inanca dayalı
cemaatlerce yapılıyorsa anma toplantıları, o güzel insanlar nesneleştirilir,
katkı maddesi olarak kullanılır, gerçeğin üstü küllenir. İşte o
nedenle, anmak mı, anlamak mı diyorum. Anmak; birini ya da bir şeyi
akla getirmek, sözünü etmek yada onu düşünmek; anlamak; bir şeyin
ne demek olduğunu, neye işaret ettiğini kavramak; yeni bilgileri
eskileriyle bir araya getirerek sonuç niteliğinde başka bilgi edinmek;
içinde bulunulan durumun gerçeğini kavramak. Anlamak kavramı; neyin
ne demek olduğunu öğrenmek için, karşılaştırmalardan sonuç çıkarmayı,
olandan yeni üretimi, bilgiyi ilerisine sıçratmayı, bulunduğunuz
durumu doğru algılamayı içeriyor. Durağan değil, düşünüşü, ilerisine
koşturan bir kavram.
2002'nin
Ekiminde, Fakir Baykurt' un ülkesi ne durumda? Dili, ekini (kültürü)
yabancı etkiye iyice açılmış; ulusal bağımsızlığı kağşamış; ekonomisi
dibe vurmuş, kaldırılan kapitülasyonun kıskacına düşmüşüz yeniden.
Sanki dünyanın ilk bağımsızlık savaşını vermemişiz, Sevr ile yüz
yüzeyiz yine. Türkiye geçmişteki çağdaş kazanımlarını, tüketip yabancıya
ve geriye savruluşa teslim olmanın ayıbını yaşıyor şimdi. Böyle
bir ülkede, kalemiyle edimiyle aydınlanmacılığa koşulmuş, sosyal
değişimlere örneklik etmiş bir yazarın yetişmesi şaşırtıcı. Kim
bu Fakir Baykurt, nereden, nasıl çıktı geldi aydınlık yüzüyle, ön
açıcılığıyla?
Fakir'e,
köy enstitüleri, Kurtuluş Savaşı felsefesi üstüne temellenen uluslaşma,
kültürleşme, kalkınma sürecinden bakmak gerekir. Çünkü köy enstitüleri,
ulusal bağımsızlık savaşının öngördüğü Yeni Türkiye'yi oluşturma
kurumlarından birisiydi. Köy enstitüleri, Türk ulusunun, dünya eğitim
ve bilim felsefesine önemli bir katkısıdır. Köy enstitülü Fakir
hem toplumsal hem de yazınsal bir aydınlamacıdır. Aydınlanma denildiği
zaman, hemen bilim gelir akla. Doğrudur da, bilimin ana toprağı
anadilinizdir. Dil, düşünceyi; düşünce dili yeder, evriltir. Dille
düşüncenizi dokur, duygularınızı kanatlandırırsınız, edebiyatla
ulusal ve evrensel bakış açınızı seçer, düşünüş üretimine durursunuz;
oradan bilimi yakalarsınız. Aydınlamaya başlar, dünyaya bakışınızı
ayarlar, yaşamınıza ona göre biçim ve yön verirsiniz.
O nedenle,
Cumhuriyet, dil devrimine ön verdi. Çağını doldurmuş bir imparatorluğun,
ulusal düşünüş dizgesinden yoksun, yabandan derleme dili, çağın
kavramlarını anlatmaya yetmezdi. Onunla bilim yapamazdınız. Edebiyatınız,
sizi söyleyemezdi. Halkı başka, devleti başka telden çalan bir yapı,
nasıl ulus olabilirdi, nasıl devlet olabilirdi? İmparatorluğu bitiren
nedenlerden birisi de ulusal dili olmamak, kendi diliyle düşünememek.
Dolayısıyla bilim yapamamaktır. O nedenle çağ dışı kalmıştır.
Çağdaşlaşma,
yenileşmemiz, Türk-çe'deki gelişmelerimizle doğru orantılıdır. Ne
kadar Türkçe konuştuksa, o kadar Türkçe düşündük. Türkçe düşündüğümüz
oranda ulusal edebiyatımız açılım kazandı, bilimde ivme kazandık.
Türkçe düşünüp Türkçe yazmaya başlayışımızla, edebiyatımızın, bilimimizin
boyut kazanışı ve dışa açılışı başattır.
Fakir'in,
bu arada köy enstitülerinin edebiyatımızdaki yerini belirlemek için,
Türk edebiyatının dönemlerine kısaca bir göz atmak gerekir:
Tanzimat;
Batıya öykünerek sorunlarımızı dile getirme, insanımızı edebiyatın
öznesi yapma özleminde. Doğrultusunun bilincini edinememiş, yöntemini
bulamamış henüz. Açmazı öykünmecilik.
Meşrutiyetler:
Tanzimat'ın özentiyle aldığı türleri geliştirmeye, halkı edebiyata
sokmaya çalışıyor. Ama si-yasal çalkantılardan başını alamıyor.
Milli
Edebiyat; geçmişten gelen halk edebiyatının diline, biçemine öykünerek,
bizi söylemeye yöneliyor, ama biçimi aşıp içeriğe inemiyor. Avurdu
dolu, sesi kıvamını bulmuş değil. Becerisi, özlemine göre hayli
kısıtlı.
Cumhuriyet
(1923-1950); Ulusal dille düşünmeye, yazmaya çalışıyordu. Dilde,
düşünüşünü ve duyuşunu dokumada önemli aşamalardan geçti. Bunun
yanında Kurtuluşun coşkusu, eskinin çelici tortulardan sakınma ve
kurmakta olduğu toplumsal düzeni koruma güdüsü; edebiyatımıza övgüsel,
coşkusal gölgeleri ağdırmış, ulusal ülküsü dışına karşı titizliği,
sakınıcılığı sezdiriyordu. Anılan aksaklıklarına karşın, gelişmeciliğe
kapalı değildi öyle. Onun getirileri, alttan alta, daha ilerisine
gebe bırakıyordu edebiyatımızı, düşünüşümüzü.
Toplumculuğun
önüne kütük atmış gibi görünen bu dönemi, daha doğru algılayabilmek
için Cumhuriyetin, ana doğrultusuna, köy enstitülerinin ana toprağına
değinelim kısaca: Daha Kurtuluş Savaşı sürerken (Nisan 1921) Mustafa
Kemal, Ankara'da eğitim şurasını (eğitim danışma kurulunu) toplamıştı.
Düşman denize döküldüğünde (9 Eylül 1922), askeri başarının yetmediğini,
asıl kurtuluşun bundan sonra başlayacağını söylüyordu. Kurtuluş
Savaşı özgörevinin (misyonunun) üstüne temellenecek Türk Devrimi
/ Aydınlanması, nasıl uygulamaya geçirilecekti, yolu yöntemi neydi?
* Kaderci toplum, eleştirel düşünüş kazanmalı,
* Bunun için ümmetten ulusa (millete) geçilmeli,
* Kul, kafası öte dünyaya ayarlı insanı birey kimliğine ulaştırır,
yurttaş yaparsanız, ulus olabilirdiniz.
* Çağını kavrayamamış kültür çevremizi değiştirip, çağdaş kültürle
ulusal kültürü emiştirerek ulusal kimliğimizi yüceltebilirdik.
* İlkel tarımdan rasyonel (usa dayanan) üretime yönelmeliydik.
* Sanayi devrimini gerçekleştirerek, demokrasinin itici, gücünü
yaratmalı, yurdu bayındır, insanımızı mutlu kılabilmeydik.
* Ondan sonra oligarşik yapıdan eksiksiz demokrasiye geçebilirdik.
Bu
gerek ve isterler yasayla, özlemle yaşama indirilemezdi. Çağının
ve ulusal gereklerin insanını yetiştirmeliydiniz. İnsanı değiştiren
dönüştüren, ona sorumluluk kazandıran, haklarını koruma bilincini
aşılayan, toplumsal kişiliğini oluşturan eğitimdir. İşte bu gerçek
ve zorunluluktan ötürü; bilimsel, kültürel birikimleri olan Avrupa'nın
İtalya'sında, Almanya'sında, 1940'lara doğru faşizmin temelleri
atılırken, Türkiye'de köy enstitüleri kuruluyordu, eğitim seferberliğine
girişilmişti. Salt köy enstitüleri mi? Liselerde felsefe, mantık
vardı, Batı aydınlanmasına ön açan klasiklerden kimi yardımcı kitap
olarak kullanılıyordu. Felsefe kitaplarında Marks da vardı.
Bu
seferberlikte öncelik köye verildi: Çünkü Türkiye'nin %80'i köylüydü.
O köylüydü, Kurtuluş Savaşının ön saflarında çarpışan, şehit olan.
Köy, yüzyıllardır kendi üstüne kilitlenmiş, insanı Etiler çağını
aşamamıştı: Kara sapandan, bulgur pilavı, kuru fasulye, turşudan
ötesine ulaşamamıştı. Asur çarığını bulabilirse mutlanıyordu. Çağdaş
devletin tepesiyle tabanı, birbirinde uzaksa nasıl anlaşacaklar,
nasıl birbiriyle elleşip iş kotarıp ilerleyebileceklerdi? Demokrasiyi
kuracaksanız, önce onun insanını yetiştireceksiniz. Onlar, demokrasiyi
bölüşecek, kollayacak koruyacak bilinç ve anlayışa ulaşabilirse,
Ortaçağ karanlığından sıyrılabilirdiniz.
Nasıl
bir eğitimle? Atatürk: "Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem;
bilgiyi insan için gereksiz bir süs, başkasına üstün gelme, dolayısıyla
başkasını zorlama aracı ya da uygar bir zevkten çok, donanım ve
güç haline getirmektir. "diyordu ve ekliyordu: "Türkiye
Cumhuriyetinin temeli kültürdür." Kültürleşecek, uluslaşacaktık
önce. Düşünüşümüzün kirizmasını yapacaktık. Eğitimle edineceğimiz
kişilikle bilimi kullanacak, kişisel, toplumsal yaşamamıza esenlik
getirebilecektik.
Bakar
mısınız, Atatürk, bilgi zorlama aracı olmasın, yaşamı kolaylaştırsın,
kişiyi başarılı kılsın diyor. Yaşadığımız çağa, bilgi çağı deniliyor.
Bilimin yaşama uygulanışına (teknolojiye) sahip olanlar, onun gücüyle
egemenliklerini pekiştirmek, dünyanın bir bölümünü çıkarlarına köle
yapmak için ellerinden geleni arkalarına koymuyor. Zorlama aracı
olarak kullanıyor bilgiyi. Emperyalizmin paramparça ettiği İmparatorluktan,
çağdaş bir devlet yaratan ve savaşın hemen arkasından "Yurtta
barış, dünyada barış" diyen Atatürk'teki insanlık ülküsü ile,
sözüm ona demokrasi adına, olur olmaz bütün eksiklikleri Cumhuriyet'e,
Mustafa Kemal'e fatura eden demokrasi sahtekârları arasındaki farkı
görüyor musunuz? O'nun, "eğitim uygulamalı, yaşamsal olsun,
insanın başarısı, mutluluğu için yapılsın" buyruğu değil midir,
köy enstitülerindeki eğitim uygulaması?
O köy
enstitüleriyle halkın dili girdi yazınımıza. Halkımız, sorunlarımız,
edebiyatımızın öznesi oldu. Edebiyat coğrafyamız genişledi. Belli
bir kesimin tekelinden çıkıyordu edebiyat ve düşünüş. Öyle ki, o
köy enstitülü yazarlardan etkilenen kuşak sosyalizme yöneliyordu.
Toplumda kıpırdanmalar seziliyordu. Birilerinin sömürüsünün önü
kesilecekti. Egemenlik, Cumhuriyetin amaçladığı gibi halka mı geçecekti?
Kuşkulanıyor, korkuyorlardı. O köy enstitülerden Fakir Baykurt,
Cumhuriyet'in aydınlanma / çağdaşlaşma doğrultusu diye yukarıda
saydıklarımın gerçekleşmesi için yazıyordu, okunuyordu. Bir de öğretmenler
sendikasının başına geçmişti. Halk, bu sendikayı, siyasal parti
sanıyor, seviyordu.
Egemen
çevrelerin iyice huzuru kaçtı: İçlerine sindiremedikleri, kıyın
kıyın saldırıp yıkmaya çalıştıkları, Cumhuriyetin, gerçekten yaşama
inmesinin savaşımına duran Fakir Baykurt'a fırsat verirler miydi?
Fakir'in
dışlanışı, yurtdışına itelenişi; Cumhuriyetin, Mustafa Kemal düşünüşünün
inkârıydı. Uluslaşma / kültürleşme sürecimize ket vurmaydı, toplumumuzun
yönünü, yeniden Ortaçağ karanlığa çekip sömürüyü sürdürme oyunuydu
elbette.
Geçen
gün, Fakir'i anmak için yapılan toplantıda konuştu, Binnur Bacı.
İlkokul'dan ötesine ulaşamamış, bu köylü kadını, Fakir'i duyuyor,
onu okumaya çalışıyor. 49 yaşında kitap sahibi olarak edebiyat dünyasına
girebiliyor. O toplantıdaki dili ne kadar aydınlık, ne kadar çıplak
gerçekti. O oranda da incelikli, esprili. Aynı zamanda uyanık bilinçli.
Ülkemizi, yukarıda değindiğimiz açmaza getirenlerin topunu cendereden
geçirseniz, bir Binnur Bacı damıtamazsınız. Köy enstitüleri kapatıldıktan
yıllar sonra Fakir'i tanımaya çalışan Binnur Bacı gibi kaç Binnur
olacaktı; köy enstitüleri kapatılmasa, Cumhuriyet eğitiminin doğrultusu
saptırılmasaydı, bir düşünün. Bir daha düşünün Fakir'in gücünü,
ona kimin, neden, niçin saldırıya geçtiğini, ışıktan ürkenleri...
Kuruluşundan
62 yıl; kapatılışından 56 yıl sonra köy enstitüleri niye gündemde?
Ömrü kısa (5-6 yıl), tartışması bu kadar uzun bir eğitim kurumu
var mıdır dünyada? Halkın köy enstitülerine özlemi, Kurtuluş Savaşı
felsefesi üstüne temellenen dizgemize özlemdir; öfkesi, bugünkü
çarpık eğitime tepkidendir. 1919'un olanaksızlık ve ufuk darlığında
mazlum milletlere örnek olacak bir tansığı (mucizeyi) gerçekleştiren
Türk ulusu, neden yeniden bir ulusal imeceye koşulmasın? Şu kılıf
değiştirmiş kapitalizmin küreselleşme, globalleşme etiketli palavrasına
karşı çıkanlar var, dünyanın uzak köşelerinde. Onların ayaklanan
damarlarında Mustafa Kemal düşünüşünün nabzı mı atıyor dersiniz.
Öyleyse
ulusal değer ve dertlerimizin yazarı, savaşımcısı Fakir'in boyutu
bildiğimizin ötesine taşar. Onu anlamak, algılayabilmek için, içinde
oluştuğu dönemi, aldığı eğitimi, edim ve tutumuyla yapıtlarını incelemek
irdelemek gerekir.
Toplumunda
iz bırakanlar, anmalık değil, aydınlık içindir. Hele çıkarcı, sadece
kuru inancından başka değeri olmayanların aracı olamaz, bize izlek
çizenler. Dünyada ne ki varsa gelişim adına, kirtim kirtim birikimlerin
örgüsüdür. Onun tezgâhtarı Fakir benzeri yazarlar, düşünürler, bilim
adamlarıdır. Onların köprüsünden geçeriz ötelere.
Aralık
2002
|