SİNEMA


Egoyan, 'Ararat' aracılığıyla toplumunun özeleştirisini yapmaya girişiyor

'Ararat'ın söylenmeyenleri

ÖMER F. ÖZEN

Mısır'da doğup büyüyen Ermeni kökenli ünlü Kanadalı yönetmen Atom Egoyan'ın son filmi, şu 'çok tatlı (!)' deyimli 'soykırım' sözcüğünün yinelenmesi dışında, umulan sesi getirmedi.

Ararat, ilk gösteriminin yapıldığı Ermeni kökenli ünlü Fransız şarkıcı Charles Aznavour'un ülkesi Fransa'da Cannes (Kan)'dan bu yana film eleştirmenlerince yerden yere vuruldu, sinemaya birşey getirmediği dile getirildi; filmin çok karmaşık yapısından söz edildi.

Önümüzdeki günlerde Montreal'de gösterime çıkacak olan film, gerçekten de yerine oturmamış kişiliklerle ve bu kişilikler arasındaki iletişim ya da iletişimsizliklerle örgülü.

Film içinde film özelliğindeki yapımın 'tarihsel' boyutunun temelini 1917'de yayınlanmış ve bir 'anılar' demetini içeren Dr. Clarence Ussher'in 'AN AMERICAN PHYSICIAN IN TURKEY / Türkiye'de Bir Doktor' kitabı oluşturuyor.

İşte, bu Amerikalı misyonerin 'günlüğü' olan yapıtın filme aktarılması filmin konularından biri.

Birçok bölümünün ortaokul müsameresi düzeyinde kaldığı filmin amacının 'soykırım' üzerine tartışma getirmek olduğu su götürmez bir olgu ancak, gerçekte bu güne dek hiçbir eleştirmence dile getirilmeyen başka olgular da var.

Sinemada simgeci - imgeci yanıyla tanınan Egoyan'ın diğer bazı filmlerinde olduğu gibi, bu filmini de anlayabilmek için sabırla -belki de bir kaç kez- izlemek gerek.

Arkadaşımız Engin Aşkın'ın belirttiği gibi, ortalama sinema izleyicisinin pek birşey anlamayacağı karmaşık bir düzeni ve yapısal bozuklukları olan filmin, 'soykırım'ın dışında söylemek istediği çok daha derin konular dizisi var.

Egoyan, 'Ararat' aracılığıyla gerçekte toplumunun bir özeleştirisini yapmaya girişiyor.

Kendisiyle yapılan bir söyleşide, 'Lübnan Ermenilerinin yaşadığı, pompalanmış 'soykırım' öyküleriyle büyümediğini' belirten Egoyan, diasporada yaşayan Ermenilerin zorlamayla ve kendilerini kurtaramadıkları bir 'iç evrene' dikkatleri çekmeye çalışıyor.

Montreal Yeni Sinema Yeni Medya Şenliği (FCMM) çerçevesinde gösterilen filminden önce, Sinematek'in küçük salonunda izleyiciye konuşan Egoyan'ın sözlerinde buluyoruz bazı ipuçlarını.

"Bu film 'soykırım' üzerine ya da 'soykırım'ı anlatan bir film değil. 'Soykırım' bir gerçek. Ancak bu film, 'soykırım'dan çok, toplumun kuşaklar boyu böylesine yoğun bir biçimde etkilenişini konu ediniyor" sözleriyle bu olguyu doğrulayan Egoyan, filminde ortaya koymak istediği gerçekten de, kuşaklar boyu sürdürülegelen bir 'bilinmez' öykü, Ermeni gençlerinin kendilerine anlatılanları ve bunların doğruluğunu 'sorgulayamamaları' olgusu.

Filmdeki karmaşık kişilik ve ilişkiler yumağının en önemlisi, Türkiye'den dönen Ermeni genci Rafi (David Alpay) ile Kanadalı gümrük memurunun (Christopher Plummer) ülkeye girişteki sorgu - söyleşi sahneleri.

Genç Rafi Türkiye'ye gitmiş, özellikle kendisine anlatılan Van Gölü üzerindeki Akdamar Adası'nda küçük video kamerasıyla eski Ermeni kalıntılarını görüntülemiştir. Bu, Ottawa'da Türk diplomatını öldüren, kız arkadaşının 'terörist' vurgulamasına karşın, 'direnişçi' olduğunda ısrar ettiği ve daha sonra intihar mı, kaza mı ya da cinayet sonucu mu öldüğü anlaşılmayan babasının anısı, kendisine anlatılan 'soykırım' öyküleri ve özellikle kız arkadaşınca sevilmeyen annesiyle yaşadığı iletişimsizlikler yumağının etkileriyle Türkiye'ye gitmiş olmasının, kafasındaki bazı soruları çözmeye çalışmasının sonucudur. Ancak dönüşte elinde kapalı birkaç film kutusu da vardır. Emeklilik günlerine yaklaşan gümrük memuruyla sıradan bir denetim olgusundan, yoğun bir psikolojik sorgu - söyleşiye akan bölümde memur, genç Rafi'yi tanımaya çalışır; ancak işte burada filme ya da Ermeni gencinin yaşamakta olduğu onulmaz bir acı dünyasına da girmiş oluruz. Gelgitlerle izleyiciye 'soykırım' öyküsü anlatılan bölümde, gerçekte deneyimli gümrük memuru yavaş yavaş bu acıyı, gençteki bir kördüşünüye (dogma) dönüşmüş dirençli kabullenmeyi ortaya çıkarmaya başlar.

Simgeci - imgeci Egoyan'ın filmdeki tutarsızlıklarından biri, bu sahnelerdeki 'onlar' olgusu.

Film içinde çekilmekte olan filmin, Türkiye'de herhangi bir çekiminin yapılmamasına karşın, genç Rafi'nin Türkiye'den getirmiş olduğu film kutuları ve yine gencin "bunları 'onlar' getirmemi istedi" dediği "onlar"ın kim olduğunun açıklığa kavuşmaması, filmin ayağının yere basmadığı başka bir olgu. Gerçekte daha ileriye gidip irdelemeye çalışırsanız, teknik olarak önemli olsa da, bu 'onlar'ın filmde o kadar da önemli olmadığı, önemli olanın okutmaya çalıştığı satır araları olduğu gözleniyor.

Filmde, değişik yollarla genci tanımaya çalışan gümrük memuru, gencin bu denli sorgusuz inançlı olmasına bir anlam veremiyor, film kutularını açıp içinde ne olduğunu görmek istiyor. Filmler ışıkta açılmamalıdır, çünkü ışık görünce kullanılamaz olacaktır. Bir karanlık oda gereklidir.

"İçinde sadece sinema filminin negatiflerinin bulunduğu kutuları 'onlar'ın istediğini, onun için Türkiye'den getirdiğini" söyleyen gencin içtenliğine inanan gümrük memuru, kutuları karanlık odada açar ve karanlıkta Rafi'ye sorar:
- Nasıl eminsin bunların içinde sadece film bulunduğuna?

Genç Rafi'nin yanıtı şu olur:
- Çünkü efendim, eğer filmden başka birşey olsaydı, ışıkları çoktan yakmış olurdunuz.

Gümrük memuru ışığı yakmaz ve gence artık gidebileceğini söyler.

Ama film kutularının içinde aynı zamanda eroin vardır. Daha sonra olayı kendi oğluyla tartışan gümrük memuru, oğlunun, 'peki, içinde eroin vardıysa neden onu salıverdiği'ni sorduğunda şunu söyler: "Söylediklerine, kendisine söylenenlere öylesine inanmıştı ki, bu onun suçu değildi!"

Göz ardı edilen de işte bu bizce. Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi, Egoyan çok dolaylı bir yol kullanıp toplumunun bir özeleştirisini, bu kördüşünü içinde yetişen yeni kuşakların acısını anlatıyor.

Kasım 2002

Dr. Yurtçu: "Ararat Türkiye'de de gösterilsin"