GEZİ YAZILARI


HEMİNGWAY'İN KÜBA'SI - 03 - Vartan Hezaran


Ricardo koluma yapışıp "Please don't, Vartan" dedi.

Hemingway'in evi. Fooğraflar: Vartan Hezaran

Bu dediklerim Hemingway üzerine edindiğim Batı dünyasında yayımlanmış bilgilerden geliyordu. Arkadaşım değişik bir yorumda bulundu: Amerikan makamları müdahale edip eğer adayı terk etmezse kimlik, pasaport, vize, vatandaşlık, yayın ve kendisi hakkında buna benzer daha bir çok zorluk çıkacağını fısıldamışlardı. Yazarın, hayatına son vermeden kısa bir zaman önce eşi Mary ile çekildiği İdaho eyaletinin kırsal bölgesinin küçük bir lokantasında tanımadığı üç kişi görünce, bunları federal ajan zannedip şiddetli bir paranoya krizine kapıldığını biliyoruz. Bir anda iki değişik yorum karşısındaydım. Yine de Ricardo'ya sordum; paranın o zamanki değeriyle yılda 200 000.00 dolar kazanan bir Amerikalıyı devrimden sonra Küba'da alıkoyarlar mıydı? Evet, Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez ve diğerleri ortalama kazancın çok daha üzerinde gelirleri olmasına rağmen devrimden sonra Küba'da kalmışlardı. Castro'nun sanatçılara karşı tutumunun diğer komünist liderlerinden değişik olduğu bilinen bir gerçektir. Sovyetler Küba'da sanatçıların serbestçe çalışıp ürettiklerini görünce Castro'ya buna nasıl göz yumduğunu, 'realist sosyalizm'in niye Küba'da uygulanmadığını sormuşlardır. Castro'nun yanıtı ise "devrimin başında biz nasıl 8 deli idiysek bunlar da bizim gibi deli; sularına gitmek lazım, varmayalım üstlerine" demek olmuştur. Hemingway'in 61 yıllık yaşamının 21'ini Küba'da geçirdiğini ve Pilar adlı yatıyla açık denizde çok mutlu olduğunu biliyoruz. Eğer Amerikan yetkilileri tarafından adayı, evini, dostlarını, sevdiklerini içindeki dünyasını terk edip ıssız ve denizden uzak İdaho eyaletinde yaşamaya zorlandıysa, toplum üyelerinden ruh hastalıkları uzmanı, bugün emekli, Sayın Dr. Aydın Yurtçu'nun bana telefonda verdiği açıklamaya dayanırsak, bunun önemli bir bunalım yaratıp intihara neden olabileceği tıbbi bir gerçektir. Hemingway'in son zamanlarda çok hasta olduğu, ünlü Mayo kliniğinde kendisine verilen elektroşoklar nedeniyle artık eskisi gibi kafasını kullanıp yazamadığından dostlarına yakındığını da biliyoruz. Bir tür sürgüne benzeyen İdaho'ya yerleşimi acaba bardağı taşıran damla mı olmuştur?

Ricardo'nun mükemmel bir İngilizcesi vardı. Daha önce de dediğim gibi Küba'ya seyahatimin nedeni plajda göbek atmak değil, kültüreldi ve tartışmamız çok doyurucuydu. Bu arada, aniden, birden bire dünyam yıkıldı. Resim çektirirken turistin biri Hemingway'in başına parmaklarıyla boynuz işareti yapmaz mı? Kaşlarımı çatıp gözlerimi gözlerine diktim, başımı şiddetle iki tarafıma sallayıp hiddetle tabureden aşağı atladım. Ricardo koluma yapışıp "Please don't, Vartan" dedi. Aynı anda resmi çeken bayanın kocasını alçak sesle azarladığını gördüm. Bana doğru bakmadan süratle terk ettiler Floridita'yı. Ricardo, Küba'da ziyaretçiler karakolluk olurlarsa aileyi, elçiliği ve ülkeyi de işin içine katan büyük zorlukların çıkabileceğini belirtti; dikkatli davranmak gerekiyordu.

Çarşamba günü Luis beni Hemingway'in evine götürdü. Sekiz peso (yaklaşık 8.10 Kanada Doları) karşılığında Kübalı yetkililer gezginlere resim çekme izni veriyorlardı. Yıllar önce, bir Sovyet diplomatının masa üzerinde bulunan Hemingway'in bir av kurşununu çalma girişiminden bu yana ziyaretçileri evin içine sokmuyorlar artık. Pencerelerin dışından bakılıp resim çekilebiliyor ancak. Evin yanında yüzme havuzu ve Hemingway'in sabahın 5'inde en üst katına çekilip yoğun olarak çalıştığı bir kule vardı. Susuz havuzun açık mavi boyaları dökülüyor ve kuledeki 5 000 kitabın yerinde yeller esiyordu. Havuzun yanında yazarın yatı Pilar duruyordu.

Hemingway'in Pilar adlı teknesi.

Luis'den ayrıldıktan sonra eski Havana'nın sokaklarında dolaştım ve bir kafede senaryocu bir bayana rastladım. Televizyon mu yoksa sinema senaryocusu mu olduğunu sorduğumda, bayan bana Küba'da televizyonun yoğun şekilde spora yer verdiğinden sinema için çalıştığını belirtti. Senaryocu bayanın çevresinde çoğunluğu müzisyen, genç sanatçılarla tanışıp derin, içerikli konuşmalara giriştiğimde, sanki kabak tadı veriyormuş gibi Castro rejimine karşı gün geçtikçe artan bir bıkkınlık hissettim. Günün en ilginç olayı ise, Küba'da boksun çok ileri olduğunu bildiğimden, sora soruştura nihayet bulduğum bir kulübü ziyaret etmem oldu. Önce sırtımı duvara dayayıp seyrettim biraz ve şartların ne kadar güç olduğunu gördüm. Kum torbaları vardı fakat herkese yetecek sayıda olmadığından üçer üçer üst üste bağlanıp tavandan asılmış eski otomobil lastiklerinin etrafında dört boksör birden çalışıyordu. Evet, altmışlı yıllarda İstanbul'da bazı kulüplerin duşu olmadığından yaz kış ya hortumla sulardık birbirimizi ya da kova ile su dökerdik birbirimize. Ama yeterli sayıda kum torbamız vardı. Önce yetkililer ve gençlerle bakıştık, az sonra selamlaştık ve sonunda konuşmaya başladık. Kendimi tutamayıp sırtımdaki balıkçı ceketimi çıkardım, eldiven giyip belki de dünyanın en üstün antrenörlerine 40-45 yıl öncesinin kombinezonlarından örnekler verdim. Derken, eski form olmadığından, nefes nefese terleyip gömleği de çıkarıp iplerden birine astım. Profesyonel ve zamanının Avrupa boksuna kolay ilişemediklerinden gösterdiklerimi ilgiyle karşıladılar ve anında uyguladılar. Kulüpten çıkarken bütün iyi niyetime rağmen kendimi tereciye tere satan tam bir şarlatan gibi hissettim. Uluslararası müsabakalarda dahi kazanmak için bu antrenörlerin benim derslerime ihtiyaçları yoktu; yine de büyük ilgi göstermişlerdi.

Odama dönerken akşam ilerlemişti. Belki bizim evin köşesindeki kapalı olur diye önünden geçtiğim bir lokantaya girdim. Ben tek başımaysam, lokantada barın tezgâhına oturup yerim yemeğimi. İlk günden itibaren bu tutumum çok şaşırtmıştı Kübalıları. Öyle ya, rahat masa varken ne işim vardı daracık tezgâhta. Yemeği beklerken, garson bira şişesini önüme koyduktan kısa bir süre sonra hiç ummadığım bir olayla karşılaştım. Montreal'de ünlü İspanyol flamenko sanatçılarını defalarca ilgi ile seyretmiştim. O akşam, büyük hayretime rağmen üst seviyeden flamenko dinledim ve seyrettim. Caz düşünürken, Amerikalı zenci sanatçılar gelir önce aklımıza. Herhalde çok iyi ve başarılı İsveçli cazcılar da vardır fakat, haksız davranırız yorumlarımızda onlara karşı. Beni hayrete düşüren şuydu: Seyrettiğim üstün flamenkocuların arasında zenciler vardı.

Sürecek

Kasım - Aralık 2011

Hemingway'in Küba'sı - 02 - Vartan Hezaran
Hemingway'in Küba'sı - 01 - Vartan Hezaran