|
Birinci
kuşak göçmen olmanın zorlukları
BESTE
BARKİ
Kanada
doğumlu olmayanlarımız ailemizde birinci kuşak göçmen olarak tanımlanırız.
Bir ülkenin yeni rejimini destekleyen birinci kuşağı, ya da ne bileyim,
bir ailenin yeni iş kuran birinci kuşağı olmak gibidir bu. Her atılımda
birinci kuşak olmanın duygusal ve bedensel zorlukları birbirine
benzer.
Yıllar
önce anlatılırdı, Koç ailesinin başarılı dedesi Vehbi Koç'un nasıl
gece gündüz demeden uğraştığı, nasıl akşamdan kurtlu peynirlerin
kurtlarını ayıklayarak ertesi gün bunları zarar etmeden satmaya
çalıştığı. İşte birinci kuşak göçmenin de böyle ayıklayacağı kurtları
vardır.
Göçmenin
baş derdi yeni ülkede yaşadığı kültür farkıdır. Eğitimli olmak ya
da dil bilmekle çözülebilecek bir durum değildir bu. Toplumsal kaynaşmayı
düzenleyen davranışlarımızın yetişirken öğrenip benimsediğimiz gibi
işlemediğini anlayınca omuzlarımız çöker. Birden bire, en sıradan
karşılaşmalar en sorunlu engeller oluverir. Ne zaman el sıkacağımızı,
kimi yanağından öpeceğimizi, garsona yemeğimizi nasıl ısmarlayacağımızı,
komşunun çocuğuna ne diyeceğimizi bilemediğimiz bir dünyada buluruz
kendimizi.
Evimize
yeni taşındığımız günlerde, bir iki gün önce tanıştığımız komşuya
rastladıydım sokakta. Adını anımsamıyordum ama hanımını, çocuğunu
sormaya, eşyalarımızın yakında geleceğini anlatmaya hazırlandım.
O ise, Beste deyip geçiverdiydi yanımdan.
Günlerce
bunun ne anlama geldiğini düşündüm sonradan. Bence, artık komşu
olduğumuza göre, burada en yakınlarımdan biriydi. Birbirimizden
sorumluyduk. Gereğinde yardımlaşacaktık. Ailesinin nasıl olduğu
ilgilendiriyordu beni.
Ona
göre, daha yeni tanışmıştık. Üstelik ben bir yabancıydım. Henüz
bir dostluk yoktu ortada. Fakat adımı biliyordu ve beni öyle selamlıyordu.
Göçmenin
bir başka sıkıntısı da, geride bırakılan ülkeyle sahiplenilen ülke
arasında gide gele bu iki ülkeyi karşılaştırmadan edememektir. Orada
öyle burada böyle hesaplaşması sürer gider. Oradakine üzülür, buradakine
kızarız. Oradakini özler, buradakini yeğleriz.
Kanadalılar
kendilerine yapılmasını istemediklerini başkalarına yapmamaya daha
iyi eğitilir. Türkiye deyse kendini başkalarının yerine koy ilkesi
son yıllarda hızlanan yaşam temposuna yetişemedi.
Örneğin,
burada havaalanlarında, devlet dairelerinde, bankalarda çizgiler
vardır. Görevlinin karşısına bizden önce varan rahatsız edilmeden
işini görebilsin diye kuzu kuzu çizginin berisinde dururuz. Türkiye
de böyle çizgiler çizilmedi daha.
Bir
gün İzmir de teyzemle bankaya uğradık. Teyzem hesabından para çekecek,
başka işlemler yapacak. O anda orada bulunan diğer hesap sahipleri
ve teyzem hep birlikte gişede beklerlerken ben eczaneye kadar uzandım.
Teyzemin sırası geldiğinde arkasında bekleyen adam omuzundan sarkıp
neden o hesaptan parasının tamamını çektiğini, şöyle şöyle yapacak
olursa daha iyi olacağını belirtivermiş. Ben döndüğümde öğretmen
emeklisi teyzem zavallı adama dersini veriyordu.
Bazen
bu durum tersine döner, karşınızdaki kendinizi onun yerine koymamakla
sizi suçlayabilir. Yine üç, beş yıl önce Kuşadası nda bir yan yoldan
trafik ışıklarının yeni konduğu bir kavşağa yaklaşıyorum. İleride
ışık sarı oldu, hızımı kestim ve ışık kırmızıya dönerken durdum.
Dikiz aynasından arkamda duran sürücünün arabasından indiğini gördüm.
Koşarak yanıma geldi. Penceremi indirdim. Hiddetle şunları söyledi
bana. Hanımefendi, dururken arkanızdakini de düşünmelisiniz, beni
fren yapmak zorunda bıraktınız. Adam, alışık olmadığı yeni düzenin
sorumluluğunu bana yüklüyordu. Bense savunmama nereden başlayacağımı
bilemediydim.
Birinci
kuşak göçmen olmanın en büyük zorluğu da iyi bir Kanadalı olmanın
gereğine inanabilmek; yani, yürekten Kanadalı olmayı istemektir.
Kanada'nın
Genel Valisi Adrienne Clarkson da birinci kuşak göçmendir.
1999 yılında yaptığı göreve başlama konuşmasında bunun ne anlama
geldiğini anlatır. Konuşmasına Samuel de Champlain'in 1615'te
kuzeyden kanoyla geçtiği bir noktada söylediği şu sözlerle başlar,
"ben, her zaman olduğu gibi, izlemek isteyeceklere yol
belirlemeye çalışıyorum".
Clarkson
neden Champlain'in açtığı yolda ilerlemeyi seçtiğini anlatır.
Pek
çok cezalandırıcı topluma göre Kanada'nın hoşgörülü bir ülke olduğunu,
Kanada'da ileriye dönük ve demokratik kurumlar kuran bir toplumda
yaşadığımızı belirtir.
Göçmen
de kendinden önce gelenler gibi toplumun bir parçasıdır ve bu toplumda
dil, renk, öğrenim, cinsiyet ve para bizi ayırmaya neden değildir
ve olmaması gerekir; bunlar ancak farklılığı bilmemizi ve farklılığa
duyarlı olmamızı sağlar.
Clarkson
der ki, "İnuitler, kişinin topluma karşı sorumluluğunun
bilincini içeren akıla isuma demişler. İsuma ancak zamanla üzerine
eğilinerek gelişir diye inanmışlar".
Bu yıl bir Kanada Günü daha gelirken, beraberimizde getirdiğimiz
engin kültür birikimini buradakine katarak Clarkson'un çağrısına
katılmayı ve isumanın yardımıyla daha iyi bir Kanadalı olabilmeyi
diliyorum.
HAZİRAN
2003
|