|
83. Yılında Ulusal Egemenlik Düzeninin Durumu
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Bugün
(23 Nisan) özgür, bağımsız ve gönençli bir ulus olarak yaşamanın
altın anahtarı Ulusal Egemenlik ilkesini simgeleyen, yani Türk Ulusunun
yönetimini kendi eline aldığını dünyaya duyuran Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin Mustafa Kemal'in önderliğinde açılışının 83. yıldönümüdür.
Ulusumuza kutlu olsun.
Ulusun
yazgısını kendi özgür istenciyle belirlemesi, her yaptığını sürekli
olarak denetleyeceği, her işlem ve tutumundan sorumlu tutacağı hükümet
düzenini gerektirdiği için, bu yönetim altında ulusun bağımsızlık,
özgürlük, birlik ve gönencinin gerçek güvence altında olacağı doğru
bir düşüncedir.
Mustafa
Kemal, "Ulusun yazgısını yine ulusun azim ve kararı belirleyecektir!"
ilkesini bayrak yaptığı için, o zamana değin anlamsız savaşlarla
tükenmenin eşiğine getirilmiş olan Türk ulusuna "Bu savaş benim
savaşımdır." dedirtebilmiş ve Bağımsızlık Savaşına yöneltebilmiştir.
Nitekim Kurtuluş Savaşı'nın zaferle tamamlanışını Türkiye Büyük
Millet Meclisi'ne müjdelerken, "Ulusun geleceğini doğrudan
doğruya üzerine alarak umutsuzluk yerine umut, dağınıklık yerine
düzen, duraksama yerine kararlılık ve inanç koyup yokluktan koskoca
bir varlık çıkardığını, bu Anadolu zaferinin, tarihte bir ulus tarafından
tam olarak benimsenen ulusal egemenlik düşüncesinin ne denli büyük
ve dinç bir güç olduğunun en güzel örneği olarak kalacağını"
belirtmiştir.
Atatürk,
yalnız askeri zaferin değil, gerçek kurtuluşun, yani bir daha "kurtulmak"
zorunluluğuna düşmemenin güvenceye alınabilmesi için ulusal egemenlik
düzeninin doğru anlaşılıp dürüstlükle uygulanmasının yaşamsal önemini
de vurgulamıştır. Özellikle ulusal egemenlik düzeninin devlet yönetimi
yanında, eğitim, aile, ekonomi, felsefe, ahlak, sanat, dil, yazı,
giyim ve kuşam gibi tüm kamusal yaşam alanlarının da dinsel ve dinsel
olmayan her türlü baskıcı bağdan özgürleşmesini zorunlu kıldığını
görmüş ve bize bağımsız, özgür ve çağdaş bir ulus olarak yaşama
olanağını sağlayan devrimleri gerçekleştirmiştir.
Atatürk,
ulusal egemenlik ilkesine doğru anlam veren ve ona dürüstlükle bağlı
kalan düşünce ve eylem yapısıyla, bu yaşam ilkesine yapılacak açık
ya da dolaylı her türlü saldırı girişimini Türk ulusunun yaşamına
yönelik bir suikast, Türk ulusunun yüreğine gönderilmiş zehirli
hançer saymıştır. Başta laiklik olmak üzere devlet ve öteki toplumsal
kurumlar alanında gerçekleşen devrimler, ulusal egemenlik ilkesini
saldırılardan korumaya yönelik anayasal kurumlar ve önlemlerdir.
Ancak, ulus egemenliğine dayalı laik devlet ve toplum düzenini suikastlar
karşısında koruyup kollamakla görevli anayasal kurumların ödevlerini
yerine getirememesi durumunda, yani halkımızın bilgece deyimiyle
tuz koktuğunda, her yurttaşın baskı yönetimine karşı direnme hakkının
doğacağını belirtmiştir. Yüce Atatürk bu konuda şunları söylüyor:
"Kuşku yok ki ulus bir çok özveri, bir çok kan karşılığında
elde ettiği yaşam ilkesi olan ulusal egemenlik ilkesine kimseyi
saldırtmayacaktır. Bugünkü hükümetin, Meclisin, yasaların, Anayasanın
niteliği ve varlık nedenleri hep bundan ibarettir.
Sizlere
bunun da üstünde bir söz söyleyeyim: bir varsayım olarak, bunu sağlayacak
Meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse
ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler, yine öldürürüm!"
Ulus
olarak derin acılar içinde görüyoruz ki, Büyük Atatürk'ün her şeyin
üzerinde tutulup, her türlü özveri gösterilerek korunması gerektiğini
belirttiği ulusal egemenlik ilkesi, devlet ve toplum yaşamımızda
uzun yıllardanberi adım adım işlemez kılınmaktadır.
Ulusal
egemenlik ilkesinin baş uygulayıcısı olması gereken kamu yönetimi,
partizanlık yoluyla hukukun üstünlüğünü ve yasalara saygıyı yok
ederek, yurttaşlar arasında eşitliği bozarak, kamu kaynaklarının
yolsuzluk ve hırsızlıkla soyulmasına ortam hazırlayarak, tarikat
okulları ve benzeri yollarla eğitim birliği ilkesini yıkıp ulusal
birliği dinamitleyerek, ... ulusal egemenlik düzenini yıkmanın baş
etkeni durumuna getirilmiş bulunmaktadır. Yine ulusal egemenlik
ilkesi gereğince gönenç devleti ilkesinin hizmetinde ekonomik kalkınmanın
etkin aracı olması gereken kamu yönetimi iç ve dış sömürücü çevrelerin
dayatması ile bu görevinden uzaklaştırılmış, bunun sonucu olarak
işsizlik ve yoksulluk yaygınlaşmış, eğitim, sanat ve meslekten yoksun
bırakılan nüfusun ulusumuz içindeki oranı artmış, ulusal dayanışma
ortamı bozulmuş, ulusal egemenlik düzeni için en önemli destek olan
demokrasi kültürüne sahip yurttaş desteği zayıflatılmıştır.
Bir
yandan da devlet yönetiminden eğitime, ekonomiden kadın haklarına,
sanat ve felsefeden giyim-kuşama varıncaya değin her alanda laiklik
ilkesi baltalanmakta, ulusumuzu uyuşturup kötürüm kılmak üzere,
demokrasi düşmanı, ortaçağ artığı karanlık mikrop yuvası tarikatlar,
kamu kaynaklarıyla özellikle desteklenip semirtilmekte, yurt içinde
ve dışındaki kamusal kurumların etkinliklerine çağrılmaları öngörülmektedir.
Ulusal egemenlik düzeninde meclis başkanları, başbakanlar, bakanlar,
milletvekilleri eşlerini torbalar içine sokmakla, birden çok kadınla
evlenmekle ... ulusun yarısını eşit insan ve yurttaş saymadıklarını
açıkça sergilemektedirler. Demokrasinin olmazsa olmaz gereği olan
laiklik ise "din karşıtlığı" imiş gibi sunularak gerçekler
tersyüz edilmekte, ulusal bilinç köreltilmek istenmektedir.
Bu
ortamda uluslararası meşru hak ve yararlarımız da sahipsiz ve savunmasız
kalmış bulunmaktadır. Ulusal kalkınmamızı engelleyecek, kaynaklarımızı
sömürecek, ulusal birlik ve yurt bütünlüğümüzü dinamitleyecek koşullar
öne süren, hatta tümüyle demokrasinin gerekleri ve Cumhuriyetimizin
temeli olan Atatürk ilke ve kurumlarına saldırarak bunlardan uzaklaşmamızı
dayatan AB'ne, küçük bir sömürgen azınlığın çıkarı için, ülkemiz
ve ulusumuz peşkeş çekilerek sığıntı gibi sokulmak istenmektedir.
Özetle
ulusumuz iç ve dış sömürgenlerin elbirliği ile bir yandan Arap ülkelerinin
düşkün durumuna sürüklenmekte, öte yandan sömürgeci Batı'nın Anadolu'yu
bin yıl önceki gibi bir Roma-Yunan eyaletine dönüştürme hevesi uyandırılmaktadır.
Bu
kötülüklerin tümünün de baş nedeni, ulusal egemenlik, yani ulusa
karşı sorumlu yönetim ilkesinin siyasal partiler eliyle ortadan
kaldırılarak bir görüntüye indirgenmiş olmasıdır. Siyasal partilerin
iç yapısı demokratik olmaktan çıkarılarak, milletvekili adaylarının
büyük bölümünün parti başkanları ve yandaşlarınca belirlenmekte
olmasıdır. Şimdi de, partilerin bu yapısından yararlanılarak "başkanlık
düzeni" getirilmek ve ulusal egemenlik ilkesini yıkma çabaları
daha ileri boyutlara ulaştırılmak istenmektedir.
Demokraside
Dördüncü Erk olması gereken kitle iletişim araçlarının da çok büyük
bir bölümü, partizan yönetimin ve uluslararası sömürü ortamının
sağladığı haksız kazançlarla beslenen bir sermayedar kesiminin tekelinde
güdümlü yayın yapmakta, ulusumuzu gerçeklerden habersiz kılmakta,
çoğu kez de yanlış yönlendirmektedir. Atatürk'ün Erzurum Kongresi'nde
yakındığı gibi "Ülkemizin her yanında çok miktarda yabancı
parası ve yabancı propagandası dolaşmakta", ulusal birliğimiz
içerden yıkılmak istenmektedir. Bunların sonucu olarak başarısızlık
bir yana, cinayet ve hırsızlık gibi yasadışı eylemlerinin bile hesabını
vermemenin yolunu bulmuş bir siyasetçi takımı ülkemizde at oynatmaktadır.
Bunun, ulusal egemenlik düzeni olmadığı açıktır. Bu sakat durum
yüzünden Türk ulusunun sesi kısılmış, hakları dile getirilemez olmuştur.
Komşumuz
Irak halkının başına gelen yıkımlar, "Ulusal egemenlik"
ilkesini anlayamayan ve uygulayamayan bunca müslüman halkların,
yurtlarını da onurlarını da yabancı saldırısından ve onlarla işbirliği
yapan yerli baskıcılardan kurtaramadıklarını gözler önüne sermiştir.
Böylece Atatürk'ün ulusal egemenlik düzenini doğru anlayıp dürüstlükle
uygulamayı neden bağımsız ve onurlu yaşamanın zorunlu gereği saydığı
daha iyi anlaşılmaktadır. Bu ilkeye her türlü saldırının baskıcı
yönetim getireceği, baskıcı yönetime karşı her yurttaşın direnme
hakkı bulunduğu uyarısını yapmış olmasının anlam ve önemi de ortaya
çıkmaktadır.
MAYIS 2003
Kırk yıllık Yâni, olur mu Kâni!
"Giyim Özgürlüğü" mü, Bilimi ve
Demokrasiyi Baltalama mı?
Yeni Dünya Düzeni'nin Dökülen Yaldızları
|