BİZİM ANADOLU GECESİ


Bizim Anadolu 9 yaşını emekçileriyle kutladı

Geleneksel Bizim Anadolu gecesine katılan emekçilerden ve dostlardan bazıları, (soldan sağa) Ertan Gün, Kaan Bozoğlu, Mehmet Hamzaoğlu, Doruk Vardaryıldız, Beste Barki, Alper Oğuz, A. Kıvanç Saçan, Vartan Hezaran, Lynette Fortune, Nurten Gün, Nicole Gagnon, Musa - Şahap Sistani; (oturanlar) Sinem Vardaryıldız ve Celal Uçar.

ERTAN GÜN

Bizim Anadolu Treni'ne en son takılan vagonum. Bunun için "kutlama" yazısını ben yazacağım. Hepsini tek tek kutlayacağım. Kutsayacağım…

Önceleri yolcuydum bu trende... Sonra Lüks mevkiye terfi ettim; okuyucu köşesine yani... Bir kaç kez seyahat ettim o mevkide. Sonra nasıl olduysa bir haber yakaladım, yazdım, yolladım. Gazetenin iç sayfalarında adımı, fotoğrafımı görünce nasıl heyecanlandım bilemezsiniz. Aynı heyecanı 9 aydır yaşıyorum. Onlarsa 9 yıldır bu heyecanı taşıyorlar. Trenin lokomotifi ise Ömer F. Özen.

Siz hiç doğum gününe gittiğiniz birine, "Nasıl doğdun" diye sordunuz mu? Ben sordum; "Üstat, nasıl doğdu Bizim Anadolu?"

Yılların deneyimli gazetecisi Ömer F. Özen şaşırdı tabii. Röportaja mı gelmiştik, doğum günü kutlamasına mı?!..

Bir yandan konuklarını ağırlamaya uğraşıyor, öte yandan beni yanıtlamaya çalışıyordu: "1994'ün Ocak ayıydı; 4 sayfa olarak sadece Montreal'de çıkmıştık o zaman."

Ben merakla bekliyorum devamını anlatacak diye... Yok! Hepsi bu kadar!

Bazı insanlar vardır, buz pistinin üzerinde paten kayarmışçasına yazarlar da, konuşmaya gelince...

Neyse, konuşturalım bakalım,"Üstat matbaanız neredeydi?"

Masada 15-20 kişiyiz. Geçti karşıma oturdu. Otururken içinden "ya sabır" ya da "fesuphanallah" çekmiş olabilir, ben duymadım; sadece yüzünde öyle bir ifade sezdim.

"Ertan Dost" dedi (Böyle bir hitabeti de, ilk kez duyuyorum). "Ertan dost, ben o zamanlar yalnızdım. Musa (Sistani) arkadaşımızın bir matbaası vardı, onunla başladık".

"-E, sonraa...?!"
"-Git gide sayfa sayılarımızı çoğalttık. Ne var ki bazı kesimlerde, bazı derneklerin, kuruluşların yayın organı gibi algılanınca, gazetemizin başlığına 'Bağımsız', sözcüğünü eklemek zorunda kaldık."
"- Sponsor?!"
"-Sponsor, Anadolu'yu özümseyen ve benimseyen tüm insanlarımız."
"-Kazançlarınız ne oldu, gazetecilikten?!"
"-En büyük kazanç sizlersiniz, okurlar, insanlarımız."
"-Parasal kazancınız yok mu bu işten?!"
"-Tam tersi, cepten harcıyorum..."

Sevgili okurlar, buraya kadar yazdıklarımı edebiyat öğretmenim okumuş olsaydı, kesinlikle sınıfta kalmıştım. "Bu ne biçim yazı?! Nerede kompozisyon?! Giriş, gelişme, sonuç nerede?! Otur yerine, sıfır!.."

Yukarıdaki konuşmalar nerede geçti? Niçin geçti? Kimler vardı?

Efendim, biz bodoslama girdik yazıya... Yazı bu, aldı mı, sürükler gider insanı...

Gazeteyi çıkarmak için fotoğrafçılıktan kazandıklarını harcarken, kendisini paralayan Ömer F. Özen, tüm Bizim Anadolu çalışanlarını gazetenin 9. Yılı kutlama yemeği için Montreal'e davet etmişti. 20'ye yakın gazete emekçisi gelmişti Montreal'e. Merveilles d'İstanbul Restoran kapatılmıştı. Ahçıbaşı Yusuf Çetin'in mezelerini, kebaplarını, hiç kimse unutamayacaktı. Unutmadık da!..

Yazar, çizer ve fotoğraf ustalarıyla yüz yüze tanışma fırsatını ilk kez o gün bulabildim. Her birinin ayrıca farklı işleri olduğunu öğrendim. Ortak yönleri ise; insan... insana dönmüşler yüzlerini. Kâbeleri insan. Onlar, vererek çoğalıyorlar.

Onlarla tanışmaktan müthiş keyif aldım. Buluştuğumuz restoran incir tatlısı kokarken, onlar mürekkep kokuyorlardı; Ömer F. Özen, Celal Uçar, Beste Barki, Vartan Hezaran, Sinem Vardaryıldız, Alper Tunga Oğuz, Nicole Gagnon, Mehmet Hamzaoğlu ve destekleyen ve mürekkebe bulaşmış yakınları; Şahap, Musa, Kaan, Doruk, Ali Kıvanç, Nurten, Lynette... Engin Aşkın telefonla katıldı aramıza; rahatsızlığından ötürü gelememişti geceye. Katıldığı anda ise yazı işiyle uğraşıyormuş.

Gazetenin geleceğinden konuşuldu o gece. Ama havadan sudan da konuşuldu. Eleştiriler, özeleştiriler yapıldı. Türküler, şiirler söylendi. Hararetli tartışmalar, hareketli danslar hep Bizim Anadolu içindi...

Gazetemizin çevirmenlerinden Fransız Kanadalı Nicole Gagnon; İngilizce, Fransızca konuşanlara, "Türkçe konuşalım kardeşim!" diye çıkıştı. Ermeni asıllı Vartan Hezaran; "Nereli olduğumuz değil, ne yaptığımız önemlidir" dedi. Bas bariton sesiyle "Perdeci" Celal Uçar şiirler okudu Nâzım'dan... (Aramızda kalsın, ben onu perde satıcısı sanıyordum; o, yedi yaşından beri tiyatrocuymuş!)

Yazımın başlangıcı (giriş bölümü) işte tam burasıydı. Celal Uçar, eşi Lynette, ben ve eşim Nurten çıkmıştık Toronto'dan yola. Celal Usta'nın kaptanlığında Montreal'e gidiş-dönüş 1100 Km.'yi aşkın yol yaptık ama, sohbetinden yol hiç bitsin istemedim. Sanki bizi 40 yıldır tanıyordu; cana yakın, içten, alçak gönüllü... Yolda konuştuklarından bir kaç anekdot aktarayım size; "Toronto'da sokaklarda kalarak başladım Kanada yaşamıma". "Ama inan ki Ertan, şu anda bile beni dünyanın her hangi bir yerine cıscıbıl bıraksalar, yeniden doğmuş gibi başlarım yaşama..."

Çok katlı ünlü bir otelin önünden geçiyoruz; Celal Uçar beni dürterek, "Şu oteli görüyor musun, şu oteli?" dedi ve ekledi: "Bunu bana bedava verseler, gidip içinde patron olarak oturamam. Daralırım, bunalırım. Ben insanların arasında özgürce dolaşmaktan mutluyum çünkü..."

Hangi birini yazayım? Yerimiz de daraldı. Seyahat notları almıştım. Benim gözlemimle Montreal'e bir bakış vardı. Başyazarımızın gecede "açılış konuşması" notlarını da istemiştim. İnternetten ve kitaplardan "Gazetecilik nedir?" konusunda bilgilenmiştim. Benim gazetecilik serüvenimin başlangıcını Vatan Gazetesi'ni çıkaran Kemal Bisalman ile tanışmamı ve çalışmamı filan anlatacaktım.. Hiç birini bu yazımda kullanamadım. Ve, böyle bir yazı çıktı ortaya.

Yazının başında da söylediğim gibi, Bizim Anadolu Treni'nin son vagonuyum.

30 yıl önceydi; 10 yaşında çocuktum o zamanlar. Babam demiryollarında çalıştığından trenlerle seyahat ederdik hep. Demir ağlarla örülü Anadolumuzun her bölgesinden geçmişimdir hemen hemen... Trene bineceğimiz kentten aynı gazeteden 5-10 tane alırdı babam. Örneğin 10 tane Hürriyet, 5 tane Tercüman, 8 tane Milliyet.

Tren yaylaları, ovaları aşar ama, köylerden geçerken, dışarıda çocuklar trenle yarış edercesine koşarlardı bizimle birlikte. Bir yandan da bağırırlardı:
"Abiii, gasteee!..."
"Abii, gaasteee!."

Babam kompartımanın penceresini indirir ve gazeteleri kardeşlerimle bana verirdi dışarı atmamız için. Biz gazeteleri attıktan sonra da kömürlü lokomotiften gözlerimize giren kurumları ayıklardı. Gözlerimizin kızarıklığından büyük şehirleri, Sıvas'ı, Erzincan'ı göremediğimiz olurdu.

Uğur Mumcu'nun öldürülüşünün ilk yıldönümünde baskıya giren bu gazete, eğer size ulaşıyorsa, "Abii Gastee!" dediğiniz içindir...

Dedim ya; Bizim Anadolu Treni'nin son vagonuyum... Şimdi anladınız mı konuya neden sondan girdiğimi?

Hayırlı yolculuklar efendim...

ŞUBAT 2003