|
"Giyim Özgürlüğü" mü, Bilimi
ve Demokrasiyi Baltalama mı?
"...Kimi
yerlede kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir peştemal
ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından
geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak yumulur.
Bu durumun anlamı, gösterdiği nedir? Efendiler uygar bir ulus anası,
ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum
ulusu çok gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi gerekir."
Mustafa Kemal, Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap
Tarihi Enstitüsü Yay., C. II., s. 217.
Prof.
Dr. Özer Ozankaya
ODTÜ ve Bilkent Üniversitesi
Üniversitelerimizde
ve giderek tüm kamusal alanlarda "giyim özgürlüğü"
diye ortaya çıkarılan sorun, eğer yanlış düşünmüyorsam, gerçekte
"düşünme, araştırma, soru sorma", yani "bilim
özgürlüğü"ne ve giderek "kadınların insanlık haklarına"
karşıt değişik akım ve hareketlerin kullandıkları bir kılıf niteliğindedir.
Oysa konu asıl bu özüyle, yani demokratik bir düzenin eğitim ve
bilim kurumlarında ve kamusal alanlarda bulunması zorunlu özellikler
açısından kamuoyunda hemen hiç tartışılmamış bulunuyor. Söz konusu
antidemokratik akımların hepsi "Tek doğru var, o da benim
dediğimdir" dedikleri halde, nasıl olup da bu tutumlarının,
özgürlüğü gerçekleştirmek şöyle dursun, tutsaklığı özgürlük, karanlığı
aydınlık, bilgisizliği bilgi imiş gibi gösterme çabası olduğunu
kamuoyunun dikkatinden kaçırabilmektedirler? "Türban"
Fransızca "sarık" demek olmasına karşın, kamuoyuna
"kadınların başlarının örtülmesi inancının okullarda ve
kamusal alanlarda sergilenmesi" ardında olduklarını söylemeye
yürekleri yetmiyor; yurttaşların anlamadığı Frenkçe bir sözcüğün
arkasına sığınıyorlar. Konunun bu yönü, aslında kadın ve insan hakları
açısından sevindiricidir. Ancak yine de bu yabancı sözcük kullanılarak
toplumda ve yüksek öğrenim kurumlarımızda bunca gürültüyü koparabilmeleri,
hemen bütün siyasal partilerin de, Anayasa Mahkemesi ile Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi' nin bu giyimin yasaklanmasını onaylanan
kararlarının gerekçelerini topluma açıklama yerine, karanlıkçı dünya,
insan ve yönetim anlayışının simgesi bir giyime özgürlük isteğine
açık ya da örtülü destek vermeleri, kendi başına özenle araştırılıp
açıklanması gerekli bir konudur. Çünkü kamuoyunun böyle tek yanlı
oluşturulması ortamındadır ki, konunun en temel demokrasi ilkelerini
ilgilendirdiğine bakılmadan, hem de "özgürlük"
adına, kadını eşit yurttaş-insan değil, asıl olarak cinsel bir varlık
olarak sunan bir baş-bohçalama biçimini yüksek öğrenim kurumlarında
ve kamusal alanlarda sergileme özgürlüğü istenebilmektedir. Bana
göre konu bir giyinme özgürlüğü sorunu olmayıp, tersine, eğitim
ve öğrenim özgürlüğü ortamını temelden yıkıp engelleyebilecek, toplumda
kadın - erkek eşitsizliğinin meşru gösterilmesine yönelik demokrasi
düşmanı bir hareketin parçası niteliğini taşımaktadır. Bütün ulusun
gözleri önünde demokrasiden yararlanıp demokrasi yok edilmek istenmektedir!
Gerçekten
eğitim kurumları bilimin ölçüleriyle kurulup işlemesi gereken yerler
olduğuna göre, öğreticilerin de, öğrencilerin de buralarda "değişmez
doğru" ve "sorulması yasak soru" anlayışıyla
düşünüp davranmalarına asla yer olamaz. Çünkü bilimde son noktası
konmuş bilgi söz konusu değildir. Bu görüş doğru ise, o zaman hiç
kimsenin eğitim kurumlarına "Ben gerçeğin tam bilgisine
çoktan sahibim. Öğreticiden de, öğrencilerden de öğreneceğim hiçbir
şey yoktur!" diyerek ve bunu simgeleyerek gelmeye hakkı
olamaz. Tam tersine, öğretici de, ama herhalde öğrenci de her an:
a) Nesnel davranmak, yani inanç ve görüşlerine ters de düşse
gerçeği eksiksiz, artıksız, bozmadan görmek ve göz önünde tutmak
gereğini;
b) Gerçeğin hiçbir zaman aynen yinelenmediğini, yani yaşamın inanç
ve görüşleri izlemediğini, tersine inanç ve görüşlerin yaşamı izlemek
zorunda olduğunu;
c) Aynı konuda kendisinden değişik düşünce ve inançlara sahip olanların
gerekçelerini öğrenmeye açık bir kafa ve ruh yapısı taşımanın zorunluluğunu
zihninin en özenli yerinde her an hazır bulundurmalıdır.
Bilimin
temelleri olan bu ölçülerin uygulanmadığı yerler bilim ve eğitim
kurumları değil, ancak tek yanlı koşullandırmaya dayalı sağlı sollu
baskıcı örgütlerdir. Toplumun bağımsızlığının ve gönencinin vazgeçilmez
gereği olan özgür aklı kilit altına almaya dayalı baskıcı örgütlerin,
ulusal yaşama bölünme ve kavga getirdikleri, tarihte çok görülmüş
bir gerçektir.
Kayırmanın
getireceği kötülükler
Eğitim
ve bilim kurumları öğreticisiyle, öğrencisiyle herkesten böyle açık
bir görüşle gelmelerini zorunlu kılıyorken, giyim konusunda yapılmak
istenen şey, öğrencileri sahip oldukları ön yargıları üstelik herkesçe
görülecek biçimde simgeleyerek üniversitelere gelmeye yöneltmektedir.
Bu ön yargıların gençlere şırınga edildikleri odakları yurtlarıyla,
gizli örgüt hücreleriyle, kurslarıyla.. ortadan kaldıracak yerde,
üniversitelerdeki bilimsel araştırma ve tartışma ortamını yok etmek,
nasıl demokrasinin gereği gibi sunulabilir?
Önyargıların
simgelerle gözlere sokulduğu bir ortamda gençler öğreticilerle de,
başka görüşteki öğrencilerle de barışçıl bir iletişim kurma olanaklarından
yoksun kılınmakta, kamplaşmaya itilmektedirler. İnancını, ideolojisini
simgelerle açığa vuranlar, "Ben başkalarından bir şeyler
öğrenmeye değil, bildiğim bu değişmez doğruyu duyurmaya, yaymaya
geldim." demiş olmazlar mı?
Bundan
başka bir doğrultıdaki saplantılılığın böylece kayırılması, gerçekte
her türlü saplantılılığın eğitim ve bilim kurumlarımızda giyimi-kuşamıyla,
sakalı-bıyığıyla, parkası-postalıyla, rengi-rozetiyle… boy göstermesine
yol açacaktır. Simgelere ideolojik anlam yükleyip topluluklar içinde
türlü alt-kümeler yaratmak ve bunları ayrıştırmak çok kolaydır.
Ayrıca başörtüsüne izin verildiğinde, çarşaf giymek, peçe takmak,
değişik tarikatların renk, biçim, takı vb. simgelerini kullanmak
… isteyenlere izin vermemek için hiçbir geçerli gerekçe bulunamayacağı
açıktır. Eğitim ve bilim kurumları, öğreticilerin ve öğrencilerin
kitaplık ve laboratuvarların barış dolu serin havası içinde, en
başta kendi görüş ve değerlendirmeleri olmak üzere her düşünceyi
saplantılardan bağımsız olarak tartıp biçtikleri, tartıştıkları
yerler olmalıdır. Ünlü Fransız bilgini Claude Bernard, 'Ben
laboratuvara girerken yalnız ayakkabılarımı değil, inançlarımı da
kapının dışında bırakırım' diyebildiği içindir ki, insanlığa
bilimsel yöntemin kapılarını aralayabilmişti. Buna karşılık "Benim
inancıma aykırı görüş ve düşünceleri küfür, günah, emek düşmanlığı,
ulus düşmanlığı sayarım" diyen ve bunu da başörtüsüyle,
parkayla, postalla.. açıkça gözler önünde sergileyenler, eğitim
ve bilim kurumlarına, son sözünü baştan söyleyenlere özgü kavgacılıkla,
araştırma merakından yoksunluk ve düşünce tembelliği ile gelmiş
olmazlar mı? Böyle öğrenciler karşısında öğretici, kendi araştırma
gözlemlerini ve değerlendirici önerilerini özgürce açıklayabilir
mi?
Bir
de çocuklar ve gençlerin, okul yıllarında aynı ulusun geleceğe birlikte
hazırlanan üyeleri olma bilinci içinde yetişmeleri ulusal barış,
özgürlük ve bağımsızlığın zorunlu gereği olduğu açıktır. Öğrencilik
yıllarında biribirlerine sürekli olarak ortak paydaları yerine farklılıklarını
sergileyerek yetişen çocuklar ve gençlerin, yetişkinlik yıllarında
işbirliği ve dayanışma gerçekleştiremeyecekleri de açıktır. Balkan
Savaşı yıkımına, yani 500 yıllık güzel Türk yurdu Rumeli'nin bir
aydan kısa bir sürede yitirilmesine, İttihatçılarla İtilafçıların
ortak bir savaş planını uygulamak şöyle dursun, cephane yardımlaşması
bile yapmayacak ölçüde birbirlerine yabancılaşmasının yol açtığı
bilinmektedir.
Aynı
sakıncalar kamusal alanlar için de geçerlidir. İnanç ve ideolojisini
giyimiyle, rozetiyle, vb. sergileyen bir güvenlik görevlisine, bir
yargıç, savcı ya da avukata, bir sağlık görevlisine, bir öğretmene
… o inanç ya da ideolojiye katılmayan yurttaşların güven duymasına
olanak bulunmayacağı, bu durumda kamu hizmeti alanlarının da dayanışma
değil, tepişme yerine döneceği açıktır.
Unutmayalım
ki savaş cepheleri önce insanların kafa ve yüreklerinde açılmaktadır.
İnsanları, hele gençleri düşman kamplara bölmede en etkili yol,
onların birbirleriyle konuşma, yani iletişim kurma olanaklarını
yok etmektir. "Benim senden öğreneceğim bir şey yoktur.
Tersine benim gibi inanmayanı 'zararlı' görüş sahibi sayıyorum"
diyen ve tutumunu açıkça simgeleyenlerin barışa değil kavgaya yönelmiş
oldukları açıktır. Atatürk'ün insan sevgisine ve uzak görüşlülüğüne
bir başka kanıt olmak üzere tüm öğretim kurumlarında kavratılmasını
önerdiği şu uyarıya bakalım: "Hoşgörüsüz kişi kendisi
gibi düşünüp inanmayanları dilediği gibi ezemediği sürece kendisini
cenderedeymiş gibi hiseder!" Bu gözlem bugün artık
sosyal psikoloji biliminin en temel önemdeki bulguları arasında
yer almakta ve otoriter kişilik ve toplum yapısının bu mekanizmasını
açıklamaktadır.
Sonuç
Yukarıdaki
değerlendirmelerimiz geçerli ise, eğitim ve bilim kurumlarında yalnızca
bilimsel yöntemin ilkelerini egemen kılmak, böylece "tek
doğru, değişmez doğru" iddialarına yer olamayacağını,
çünkü inançların, dogmaların gölgesinde bilim yapılamayacağını temel
alan bir eğitim düzeni gerçekleştirmek, en doğru çözüm yolu olmaktadır.
İyi düşünülecek olursa bilimsel yöntemin yukarıda özetlenen ilkelerinin
demokratik düzenin de meşruluk ölçülerini oluşturduğu görülecektir.
Öyle ise giyim-kuşam da içinde olmak üzere, bilimsel düşünüş biçimini
engelleyici her türlü davranışı ayrım gözetmeksizin eğitim ve bilim
kurumlarının dışında tutmak kesin bir zorunluluktur.
Aralık
2002
|