|
'Yeni Dünya Düzeni'nin Dökülen Yaldızları
'Yeni
Dünya Düzeni'nin Dökülen Yaldızları ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
Başarılı Girişinin Gerçek Gerekleri
Prof. Dr. Özer Ozankaya
Toplumbilimci -
Bilkent Üniversitesi
I.
'Yeni Dünya Düzeni' Balonu!
Otomasyon,
elektronik iletişimi, biyolojik mühendislik ve ulaşım teknolojisi
alanlarındaki başdöndürücü gelişmeleriyle dünya üstünlüğü kuran
ve bu gelişmeleri tek süpergüçlü dünya koşullarında bencil sömürgeci
amaçlarla daha rahat kullanmaya soyunan Batı (bu terim Japonya ve
Rusya'yı da kapsamaktadır), kendi dışındaki büyük insanlık çoğunluğuna
yaban kapitalizmin bütün olumsuzluklarını artırarak yaşatmaya başlamıştır.
Bu yolda hergün ırmaklar gibi akıtılan tek yanlı, beyin yıkayıcı
propagandalarla durmaksızın "Devletin küçültülerek hiçbir
ekonomik üretim etkinliğinde bulunmaması"nı, "ulusal
sınırların ortadan kaldırılmasını ve işgücü dışında her türlü
'mal'ın serbest dolaşımının sağlanması"nı
bir dayatma biçiminde uluslararası ilişkilere yerleştirmektedir.
Ne var ki son 20 yıla damgasını vuran bu oluşumlar, toplumumuza
gerçek yüzü ve yaratacağı tehlikelerle gösterilecek yerde, daha
çok Batı Bloku'nun sömürücü emellerinin gerektirdiği gibi sunulmaktadır.
Bunun sorumlusu da, iç yapıları demokrasiden yoksun siyasal partilerimizin
yıpranmış yönetici kadrolarıdır.
Yeni
Dünya Düzeni denilen bu dayatmanın daha şimdiden, bir ölçüde Batılı
toplumlar da içinde olmak üzere her yerde, Charles Dickens ya
da Emile Zola romanlarında betimlenen, Winston Churchill,
General De Gaulle gibi tutucu politikacıları bile isyan ettirmiş
olan yaşam koşullarına yolaçtığı görülmeye başlamış bulunuyor. Özellikle
kendi aralarındaki ulusal çelişkilerin önem kazandığı her durumda,
ama dürüst bilim ve düşün adamlarının da katkısıyla, doğrudan doğruya
aynı Batı'nın en etkili yayın organları bu Yeni Dünya Düzeni aldatmacasının
maskesini indirmeye başlamışlardır.
Bu
sözde 'Düzen'in insanlığa nelere mal olmakta olduğunu sergileyen
aşağıdaki veriler, örneğin Le Monde Diplomatique'in
hemen her sayısında somut örneklerle genişletilerek yayınlanmaktadır:
"Tek
süper güçlü dünyada elektronik iletişimindeki başdöndürücü ilerlemeler
sonunda, yarısı ABD'ye, öteki yarısı Batı Avrupalılarla Japonya'ya
ait olan sanayi ve finans firmaları, kendi devletlerinin siyasal
gücüne dayanarak, ulusların bağımsızlığını ve düzenlerinin farklılığını
hiç kaale almadan dünyanın her köşesine ulaşıyor, bu ülkelerin pazarlarını
fethediyorlar. Bu ülkelerin var olan sanayi kuruluşları acımasızca
yok ediliyor. Toplumsal sonuçları hem açık hem de örtülü kitlesel-işsizlik,
toplumsal güvenlikten yoksunluk, yüzbinlerce insan için toplumdan
dışlanma olan bir süreç. Bugün dünyada 1 milyar insan, Avrupa'da
bile 50 milyon insan işsiz. Bu sayı, çalışma çağındaki dünya nüfusunun
% 25'i! Kadın ve çocuk işgücü utanç verici boyutlarda sömürülmekte.
Küreselleşme
dünya kaynaklarının yağmalanması biçimini almış bulunuyor. Büyük
holdingler ve holding birlikleri, doğal çevreyi hiçbir ölçü tanımamacasına
yağmalıyorlar. İnsanlığın ortak malvarlığından, hiçbir sınır tanımadan,
sıkılma nedir bilmeden kâr sağlamaktalar. Kafa ve beden gücü de,
söz de, eşya da, doğa da, kültür de, her şey ticarileşiyor ve bu
toplumsal eşitsizlikleri artırıyor.
Büyük
holdinglerde ve bankalarda işlenen mali suçların tutarı, yılda bir
trilyon dolar! Yani tüm insanlığın toplam gayrısafi üretiminin 1/3'ü!
Durmadan küçülmesi istenen devletler bu holdinglerin hizmetine giriyor."
Ünlü
Alman düşünür-yazarı Günther Grass aynen şunları söylüyor:
"Almanya'da çok tuhaf şeyler oluyor. Eskiden haylaz,
işe yaramaz denilen insanlar sokak başlarında, elleri ceplerinde
dolaşan insanlardı. Bugünün haylazları mersedeslerde geziyor, holdinglerin
yönetimlerine giriyorlar!"
Dünyadaki
temel besin maddeleri üretimi ihtiyacın % 110 oranında üstünde olduğu
halde, yılda 30 milyon insan açlıktan ölüyor. 800 milyonu aşkın
insan yetersiz besleniyor.
1960'da,
yani Batı "sosyal refah devleti" uygulamasıyla
komünist yayılmayı frenlerken dünyada en yüksek ve en düşük gelirli
% 20 nüfus dilimleri arasındaki gelir farkı 30 kat iken, bugün 82
kata çıkmış bulunuyor. 6 milyarlık dünya nüfusunun 5.5 milyarı sıkıntı
içinde, yalnızca 500 milyon kadarı "rahat" yaşıyor
denilebilir.
Devlet
kurumları da, toplumsal dayanışma kurumları da yıkıma uğruyor, yok
oluyorlar. Toplumsal adaletsizlik yalnız saklanmıyor, artık olağan,
dahası benimsenmeye-değer (=meşru) kılınmaya çalışılıyor. Soyguncuların,
çetelerin at oynattığı "yasa işlemez", "otorite
tanımaz" bölgeler oluşuyor. Örgütlü suçlar, mafya şebekeleri,
gümrük, vergi ve mali hokkabazlıklar, büyük çaplı yolsuzluk ve hırsızlıklar
almış başını gidiyor. AIDS, Ebula virüsü, Creutzfeld-Jacob
gibi yeni salgın hastalılar ortaya çıkıyor, verem, sıtma .. gibi
önlenmiş olan kimileri yeniden yaygınlaşıyor.
Küreselleşme
insanların sıcak dostluk ilişkilerini yok ediyor
Dünyadaki
6000 dilin gelecek yüzyıl içinde yarısının yeryüzünden silineceği
bekleniyor. Geriye kalanların da hangileri gerçek anlamda birer bilim,
sanat, teknoloji, yönetim dili olarak varlığını koruyup geliştirebileceği,
üzerinde durulması gereken bir soru! İnternetin İngilizceyi dünya
dili yaptığı söyleniyor.
Küreselleşme,
üretici etkinliklerde yapaylaşmaya, el sanatlarının silinip yokolmasına,
kalıplaşmış sanayi ürünlerinin dünyanın her yanına yayılmasına,
tüketimlerinin yapay olarak azdırılmasına, öte yanda da insan ilişkilerinin
yüzeyselleşmesine, insanlar arasındaki sıcak dostluk bağlarının
ortadan kalkmasına yol açıyor.
Çok
yaygın bir hava, su, toprak kirlenmesi, ozon tabakasındaki delinme
sonucu dünyada sera etkisi oluşması, çölleşme, nükleer kirlenme,
ciddi önlemler alınmaksızın süregidiyor.
Dinsel
ve etnik bağnazlık ve çatışmalar azdırılıyor.
Geniş
kitleler, ırmaklar gibi yazılı, sözlü-görüntülü yayınlar eşliğinde
"bilgisiz bırakılmakta", yanıltılmakta, değişik
sansür yolları geliştirilmektedir. İletişim sektöründe tıpkı "Yanılmaz
Pazar" dogması gibi "Yalnız başına yaşayan
birey" düş-kurgusunun propagandası yapılarak demokratik
yurttaşlık bilinci, yurttaş girişimi isteklik ve becerileri köreltilmektedir.
Düşünme yeteneğini yıkıp düşünceyi susturmaya yönelik bir ideolojik
rol oynanmaktadır. Geniş kitlelerde "Ne kadar çabalarsam
çabalayayım, bu gidişi değiştirmeme olanak yok" diyen
umutsuzluk duyguları derinleşmektedir.
Siyasal
yönetimlerde de istikrarsızlık oluşmakta, demokratik siyaset oyununun
kuralları değiştirilerek siyasal kadrolar güçsüzleştirilmekte, gerçek
erk sahibi olmaktan çıkarılmaktadır. Bunun için, Dünya Ticaret Örgütü'ne
karşı olduğu gibi dünya çapında yurttaş girişimleri artık bir gereksinim
olarak ortaya çıkmaya başlıyor.
Ama
bütün bunlarla başetmenin zorunlu gereği demokratik bir kamusal
otorite olduğu halde, "Devleti küçültelim" tamtamları
çalınmakta devam ediyor. Atatürk'ün de vurguladığı gibi toplumların
asıl gücünün, demokratik devlet gücü olduğu gerçeği unutturulmak
isteniyor.
Oysa
yukarda belirtilen sonuçlar ile örneğin Winston Churchill'in
1920'lerde kapitalizmin İngiltere'de yol açtığını söylediği koşullar
arasında nitelik farkı yok. Tek fark, bu koşulların yükünün bugün
en büyük bölümüyle 3. Dünya'nın sanayileşmesi engellenegelen toplumlarına
yüklenmiş olmasıdır.
"Muhafazakâr
Parti içerde sömürüye, bunu örtmek için dışarda saldırganlığa, gümrük
ve vergi hokkabazlıklarına, bir parti makinesinin zulmüne, bol bol
duygusallığa ve yurtseverlik söylevlerine, milyonlarca insana pahalı
yiyecek, milyonerlere ise ucuz işgücü sağlanmasına dayalı, kurulu
büyük çıkarlar arasındaki bir konfederasyondur. ... İngiliz halkına
verilmekte olan en büyük zarar, kentlerde aşırı hızla nüfus birikmesi,
köylerin boşalması, nüfusun topraktan kopması, zenginle yoksul arasında
doğal olmayan aşırı fark, gençlere gerekli beceri ve çalışma düzeni
sağlanamaması, çocuk işgücünün sömürülmesi, işçiler için hiçbir
belirli rahatlık ve gönenç düzeyi sağlanamaması; öbür uçta ise,
bayağı ve zevksiz bir lüksün hızla büyümesi. İngiltere'nin asıl
düşmanları bunlardır; engel olmazsanız, gücümüzün gerçek temellerini
bunlar yerle bir edecektir." (Kaynak: Harold Wilson,
A Prime Minister On Prime Ministers, kendi sesinden kaydedilmiş
ses kaseti, Ankara İngiliz Kitaplığı.)
II.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne "Başarılı" Üyeliğinin Koşulları:
Bu
konu dolayısıyla Türkiye'nin AB'ne başarılı, yani eşit koşullar
altında girmesinin temel koşulu üzerinde de durmak istiyorum. Çünkü
Türkiye'ye, yani Türk ulusuna Avrupa Birliği'ne üye olma kılıfı
altında sömürgeci koşullar daha açık, onurumuzu daha yaralayıcı
bir biçimde dayatılmaya başlanmış bulunuyor.
Atatürk,
Kurtuluş Savaşını yürütürken de, daha sonraki demokrasi devrimlerini
gerçekleştirirken de Uygarlık Avrupası ve Amerikası ile Siyaset
Avrupası ve Amerikası ayrımını özenle yapmış ve toplumumuzda yapılmasını
sağlamıştır: Kendi deyimi ile 'Avrupa ve Amerika'nın bilim, sanat,
kültür ve teknoloji sahibi halkları yurdumuzda özgür ve bağımsız
yaşama hakkımızı bize çok görmüyorlar. Ama hükümetlerini, yani siyaset
Avrupası ve Amerikası'nı aynı çizgide davranmaya yöneltmeyi başaramıyorlar.'
Atatürk bu Siyaset Batısı'nın uluslararası ilişkiler felsefesinin,
"açgözlülük, kıskançlık ve kin üzerine kurulu olmakta
süregittiğini" gözlemliyordu.
Atatürk,
ulusal egemenlik bayrağı altında örgütlediği ulusal bağımsızlık
savaşıyla siyaset Avrupa ve Amerikası'nı yendiği gibi, onların istememesine,
Türk halkına Halife-Sultanlı ortaçağ koşullarını layık görmelerine
karşın, çağdaş Türk toplumunu kurarak uygarlık Avrupa ve Amerikası'yla
gerçek bir bütünleşmeyi sağladı. Onlara rağmen bunu başardı, onlardan
bir santim yardım almadan, tersine, Şeyh Sait ayaklanmalarının
kışkırtılması, bin yıllık Türk yurdu Musul'un Misak-ı Milli içine
alınmasının engellenmesi, saltanat ve halifeliğin devamı için kışkırtıcı
müdahelelerde bulunulması .. gibi köstekleri aşarak başardı. Atatürk'ün
Uygarlık projesinin temeli, "her bakımdan en güçlü konumda
bulunmayı en iyi siyaset sayması, en güçlü olmanın baş gereğinin
ise özgür bir toplumsal düzen kurmak olduğunu görmesi"dir.
Mustafa Kemal'in bu temel ilkelere ne yüksek bir bilinçle
sahip olduğunu göstermesi bakımından 1918'de Minber Gazetesine verdiği
demeç çok öğreticidir:
"..aziz
yurdumuzun ve bahtsız ulusumuzun kurtuluşu .. konusunda türlü zamanlardaki
derin düşüncelerimin özeti ve sonucu (olarak) diyebilirim ki, ben
en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok güçlü olmakta bulunduğunu
kabul ederim. En çok güçlü olmak deyiminden anladığım, yalnız silâh
gücü olduğunu sanmayınız. Tersine, bu bence güç toplamını oluşturan
etkinliklerin sonuncusudur. Bence en çok güçlü olmak, bilim bakımından,
teknik bakımından ve ahlâk bakımından güçlü olmaktır. Çünkü bu saydığım
değerlerden yoksun bir ulusun bütün bireylerinin en son silâhlarla
donatıldığını tasarlasak bile, güçlü olduğunu kabul etmek doğru
olmaz. Bugünkü insanlık toplumunda insan olarak yer alabilmek için,
eline silâh almış olmak yetmez. ... Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanıdığım
ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmek için, huzur ve
sükûn ile, ama her halde özgürlük ve bağımsızlığı kurarak, çok sürekli
çalışmak gerektiğine inanmış bulunuyorum."
Biz
de bugün AB'ne "başarılı" tam üye olabilmek
için "Bilim, sanat, demokrasi, teknoloji ve sanayi Avrupa
ve Amerikası'nın gerçek bir üyesi olmak üzere" bu istekte
bulunmalıyız. Bunu sağlayacak olan Türk Devriminin programı ve projeleridir.
Türk devriminin kazanımları ve doğrultuları olan demokrasinin, bilimin,
sanatın, teknolojinin, sanayileşmenin, demir- ve denizyolu ulaşımının,
… gereklerine sırt çevirerek yapılacak bir AB adaylığı, Türkiye'yi
yalnızca Siyaset Avrupası ve Amerikası'nın sömürüsüne teslim eder!
Düşünmek
gerekir ki, eğer Türkiye bugün AB'ne tam adaylık için başvurabiliyorsa
ve AB de Türkiye'yi tam üyeliğe aday saymak zorunluluğunu duyuyorsa,
bunlar tümüyle Cumhuriyet devrimlerinin ürünü olan toplumsal, siyasal,
kültürel, ekonomik kurumlarımız sayesinde gerçekleşebilmiş olan
olumlu gelişmelerdir. Buna karşılık AB'ne başvurmamızı güçleştiren,
bu başvurunun aleyhimizde kullanılmasına fırsat verebilecek olan
ne kadar elverişsiz özelliklerimiz varsa, hepsi de Türk Devrimi'nin
demokratik kurumlarının iç ve dış sömürü odaklarınca baltalanmasınn
sonucudur. İnsan hakları sözünü ağızlarından düşürmeyen Avrupa Birliği
örgütünün de, ona üye Batı Avrupa devletlerinin de, hiç bir gün
Atatürk önderliğinde gerçekleşen demokrasi devrimlerimize tutarlı
olarak bağlı kalmamız çağrısında bulunduklarını duymuyoruz. Hepsi
de insan ve yük taşımacılığının % 80 - 90'ını demir ve deniz yollarıyla
yapan bu devletler, Türkiye'nin demiryolu yapımını, çok geniş deniz
ulaşım olanaklarını kullanmasını özendirdiklerine hiç tanık olmuyoruz.
Buna karşılık, bol bol silah siparişi yapmamızı istiyor, hatta komşu
ülkelerle bozuşmamız, etnik bölünmelere düşmemiz için kendileri
her türlü çabayı gösteriyorlar. Yani bir yandan çatışmalar yaratıyor,
öte yandan haraç istercesine savaş araç-gereci satın almamızı dayatıyorlar.
Örneğin bin yıllık temeller üzerine dayalı ulusal birlik içinde
kaynaşmış olduğumuz Kürtçe konuşan yurttaşlarımızı yapay olarak
bir 'azınlık' saymamız, marksist, faşist, dinsel baskcı
örgütlenmelere özgürlük tanımamız, Kıbrıs Türklerini ve Türkiye'nin
ada dolayısıyla oluşan yaşamsal çıkarlarını Rumların ve Yunanistan'ın
insafına bırakmamız, .. gibi insan hakları ve özgürlükleriyle hiç
bağdaşmayan isteklerini yinelemektedirler. Batı'nın tam bir serinkanlılıkla
bu tutarsızlığı sergilemesi nasıl açıklanabilir?
Batı'nın
bu çelişkili yapısına çoktan tanı koymuş olan Atatürk'ün
şu çok önemli saptaması, bu soruyu yanıtlamamızı kolaylaştırmaktadır:
"Türkiyenin
bugünkü savaşımı yalnız kendi adına ve hesabına olsaydı belki daha
kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye'nin
savunduğu, bütün ezilen ulusların, bütün Doğunun dâvâsıdır."
Atatürk'ün koyduğu bu tanı, aynı zamanda Siyaset Batısı'nın
ve onların yurdumuzdaki işbirlikçilerinin neden durmadan Atatürkçülüğe
saldırdıklarını anlamamızı da, Avrupa Birliği'ne başarıyla girmemizin
ancak Atatürk'ün Cumhuriyetimize temel olan ve demokratik
devletçi ekonominin de içinde yer aldığı ilke ve kurumlara tutarlılıkla
sahip çıkmaya ve uygulamaya bağlı olduğunu görmemizi de sağlayacaktır.
Ama
bu tanının gereklerini yapabilecek olanlar, ancak ulusa hesap verme
bilincine sahip yöneticilerdir. Böyle yöneticiler ise yine ancak
partilerin iç yapısının demokratik olması durumunda bulunabilir.
Parti içi demokrasi, bırakınız yolsuzlukları ya da yasadışı eylemleri,
bir seçim başarısızlığı durumunda bile partinin yönetiminin değişmesini
gerektirir. Ancak siyasal partileri böyle demokratik yapıda olan
devletler güçlü devletlerdir. Parti içi demokrasiyi rafa kaldırarak
ülke yönetiminde söz sahibi olmayı sürdüren yıpranmış politikacılar,
bir devleti ancak güçsüz düşürürler. Dünya da o ulusa, böyle yöneticilerine
bakarak değer biçer! Bugün bir bölümü 35-40 yıldanberi, en tazeleri
bile 15 yıldan beri ulusumuzun ve ülkemizin yazgısı üzerinde birinci
derecede sorumluluk taşıyagelen üst düzey siyaset adamlarından bir
teki bile -evet, bir teki bile- Atatürk'ün Cumhuriyet'in
10. yılında yüzü ak, alnı açık olarak ulusuna söylediği şu sözleri,
söyleyebilecek durumda mıdır?:
"Büyük
Türk ulusu! Onbeş yıldan beri başarı sözü veren çok sözlerimi işittin.
Mutluyum ki, bu sözlerimin hiçbirinde ulusumun hakkımdaki güvenini
sarsacak bir yanılgıya uğramadım!"
İşte
bir devleti güçlü, bir ulusu mutlu edecek olan, bu hesabı verebilecek
siyaset adamları ve yönetimlerdir!
Ekim
/ Kasım 2002
|