SÖYLEŞİ




Aziz Nesin'nin keşfettiği yazar, şarkıcı... çok yönlü sanatçı Füsun Önal

Arkadaşımız Filiz Tümer ve Füsun Önal birlikte gazetemiz Bizim Anadolu'yu inceliyorlar.


Geçen sayıdan devam.

F.T.: Şu anda aklınıza gelen ve sizi çok mutlu edecek bir adam kim olabilir? Duygusal ve ruhsal olarak tatmin eden bir erkek nasıl olmalı?
F.Ö.: Richard Gere ve Joe Dassin. Fransız…. (Gülüşmeler...)

Joe Dassin'in hâlâ öldüğüne inanmam. O güzel ses tonuyla şarkılarını kulağıma söyleseydi. Ten uyuşması ve seks çok önemli ama, her türlü konuyu konuşabileceğim, paylaşacağım birisi olmaz ise hepsi boş. Önce paylaşım, sonra arkadan gelen yatak yorgan daha anlamlı oluyor. Ve hepsi birleştiği zaman bir adam olur. Artı eğitim. Her konuyu sorabilmeliyim, o kişiye saygı duymalıyım.

F.T.: Kadınlara öneriniz ne? Erkekler nasıl bir kadın istiyor, ellerinde bir erkeği nasıl tutabilir bir kadın?
F.Ö.: Erkekler ne halt ettiklerini, ne istediklerini de bilmiyorlar. Bir kadın erkeğe baktığı zaman kafaya bir hayali düşünce balonu açarsan, işte "konuşması, eğitimi, her türlü yemek yemesi, 'prezantasyonu', gittiği bir toplumda nasıl davranıyor, cimri mi değil mi, parasından çok toplumda seni mahcup edip etmemesi" gibi şeyler düşünüyorsun. Erkeğin kafasındaki baloncukta ise bir tek şey var: "Ben bununla nasıl yatabilirim?" İşte o zaman baloncuğun içine bir göğüs, göğsün altı bir bacak ve bir popo sığıyor.

F.T.: Bilimsel olarak kanıtlanmış. Beyin loplarımız bizim daha hızlı çalışıyor, ne dersiniz?
F.Ö.: Zaten o yüzden erkeğe bir şey sorduğunuz zaman, TV seyrederken bir dakika sonra konuşalım, der. Sadece bir şeye odaklanabilirler. Dur, şimdi hesap yapıyorum, der mesela. Halbuki ben kitaplarımı yazarken, mutlaka TV açıktır. Siyasi programları çok severim, kitap yazarken memleket meselelerine kulak veririm ya da müzik açarım. Şarkısını mırıldarken e-kolay'daki yazımı yazıyor ya da yemeğin altını karıştırabilirim. Bir de, erkek kalite aramıyor.

F.T.: İyi yemek yapar mısınız?
F.Ö.: Çok iyi yaparım. Vejetaryenim (etyemez) ama ananemden öğrendim; uydurma ev kebabımdan, zeytinyağlı dolma, yalancı Çerkez tavuğuna, balık çeşitlerine kadar hiç yemediğim halde çok güzel yaparım.

F.T.: Mahmure.com'da Pakize Suda, Ayşe Arman ve siz yazmaya başladınız. Hâlâ yazıyor musunuz?
F.Ö.: Pakize ve Ayşe yazmıyor. İclal Aydın katıldı ama, 2002'den beri istikrarlı bir şekilde ben yazmaya devam ediyorum.

F.T.: Herhangi bir dernek ve sosyal yapılanma içinde sosyal projeler üzerinde çalışmalarınız, etkinlikleriniz var mı?
F.Ö.: Hiç bir dernek ve gruba üye değilim. Sadece TED Ankara Kolejliler grubundayım. Gelen davetlere de katılmıyorum. Çünkü kendi siyasi, dünya görüşümü belli gruplara girerek kısıtlamak ve sınırlamak istemiyorum. Çünkü herkesin görüşü kendine. Ama çok söyleşilere, imza günlerine gidiyorum ve gittiğim yerlerde kendi görüş ve düşüncelerimi, hem romanlarımın, deneme kitaplarımın içine de serpiştirerek, e-kolay'da da kadın erkek ilişkilerini yazarak ortaya koyarım. Atatürkçü ve laik bir aileden gelen birisi olarak kendi çizgimi belli ederim ama ilan etmeyi sevmem. Yazar olarak beni keşfeden Aziz Nesin, yazar olacaksan kalemini rahat sallayacaksın demişti. İlla ki acı, döven taraf gibi yazmak gerekmiyor.

F.T.: Ben bir şey fark ettim Türkiye'de. Mesela İtalya'da ve Fransa'da hakkımızda bir şey olduğu zaman bütün İtalyan ve Fransız mallarını anında protesto edebiliyoruz. Ama bire bir ülkemizin içinde bizi ilgilendiren SSK'nin yeni çıkardığı bir kanun ve yönetmeliği protesto bile edemiyoruz. Neden kaynaklanıyor?
F.Ö.: Mesela İngiltere'de kasaplar zam yaptığı zaman kadınlar sanki sözleşmiş gibi et almıyorlar ya da ulaşımda anormal bir zam gelmiş ise otobüse, metroya binmiyorlar, yürüyerek gidiyorlar. Bir tepki gösteriyorlar. Bizde bunu ilk defa Metrobüs'e zam yaptıklarında yaptılar; Metrobüs'teki bütün öğrenciler turnikelerin üzerinden atlayarak tepkilerini gösterdiler. Jeton almadılar, dinlemediler, bedava bindiler. Ama sonuçta hiç bir şey olmadı. Herhalde hiç bir şey olmadığını bildikleri için de, mesela yine köprüye zam olduğu zaman TV kamerası mikrofonu vatandaşa uzattığında, "he he, işte canımızı çıkarıyorlar, ne yapalım, buna da şükür" diye cevap veren bir vatandaş karşılarına çıkıyor. Verdiğin tepki hiç bir zaman etki görmediği için kaderine razı olmuş bir halde.

F.T. Kanada'da protesto olayı son derece işleyen bir durum.
F.Ö.: Bizde işlemiyor. İşçiler zavallı, haklarını geri istiyorlar, havuzların içlerinde tazyikli su sıkıldığı halde ya da emekliler sürünüyoruz pazarlarda diye ağlaşıyor. Ama tepki ifadesi bile ciddi değil gerektiğinde; insanlar kızarak söylemiyor, "işte bizi mahvediyorlar" derken bile kızarak, olayın ciddiyetinde ifade edemiyorlar ya da çok az insan söylüyor. Koyun psikolojisi; ve korkudan yaradana sığınıp oturuyor aşağıya. Bizim halkımız protestoyu etkili yapamıyor.

F.T.: Yazdığınız kitaplarla geniş bir çevreyi etkilediğinizi düşünüyor musunuz?
F.Ö.: Evet. Şöyle ki; üstelik sansasyonu olmayan bir yazarım ben. Hani bir yazar çıktı, Türk - Ermeni ilişkileri konularında bir takım seri konuşmalar yaptı, dış lobilerden bir takım destek aldı, pat diye lafını söylediğinin haftasında Nobel ödülünü kazandı. Yine ismi lazım olmayan bir yazar; yine dış kaynaklardan, lobilerden destek aldığı zaman burada çok satan bir yazar haline geliyor. Ama ben artık 20 yıl bu işin içinde olduğum için, bunların çok satmasalar da çok satanlar listesine konulduğunu biliyorum. Yani bu türlü şeyler oluyor. Bütün bunlardan uzak, paparazzilerde hiç olmayan, sansasyonel hiç bir davranışta bulunmayan ve buna rağmen 300 bin kitabı satılmış bir insanım. Sessiz ve derinden giden... Aziz Nesin, "iyi bir yazarsan arkandan gelen kalabalıklaşacaktır, sevilmeyen kötü bir insan isen karşıdan gelenler çoğalacaktır, kendini ona göre dengelersin" demişti. Arkamdan gelenler kalabalıklaştı, hâlâ da öyle. Bazıları inanamadı, ama baktılar ki 20 kitabım oldu.

F. T.: Yeni kitabınızın konusu?
F. Ö.: "Benim Adım Aşk". 16 yaşındaki bir kız Sevil. Yani "Aşk" kızın adı. 21 yaşındaki süreç içinde ailesi içindeki ilişkileri. Psikolog arkadaşıma da okuttum. Çok az yerinde düzeltme yaptı. Hangi konu geçiyorsa o konu hakkında bilgi almayı seviyorum. Mesela "Silikon Hayatlar" romanımda, doğum sancısı bölümü kadın doğum doktoru arkadaşımın söyledikleridir. "Aslında Hüzündü Hepsinin Yaşadığı". Aziz Nesin'in ismini koyduğu kitabin ismi. Kitabın içinde 6-7 Eylül olayları da geçer. Ben o dönemi bilmediğim için bir zamanlar hapiste olup çıkan arkadaşlarımdan aldığım bilgiler vardır. "Ayışığında Yıkanan Vücutlar" romanımda patrikhaneden çok yardım aldım. Kitaplarımın içinde her şey doğrudur. Bir restoran ya da bir sokak ismi ise o mutlaka var olan bir yerdir.

F.T.: Kendinizi rock&roll'cu olarak görüyor musunuz?
F.Ö.: Tabii, kesinlikle. İyi de söylerim.

F.T.: Kollarınız yüzükler ve bileziklerle dolu...
F.Ö.: Aslında azalttım. Barış Manço hayranıydım okuldayken. Bir gün hiç aklıma gelmezdi aynı sahnede şarkı söyleyebileceğim. Fikret Kızılok mesela, benim nişanlım Cahit Oben'in orkestrasında çalardı. Sonra ne kadar ünlü oldu Fikret. Cahit ile hâlâ görüşürüz. Oğlu ise Facebook arkadaşım.

F.T.: Hep eğitim diyorsunuz. Şu anda Türkiye'de en göze batan değiştirilmesi gereken alakasızlık ne? Yaşam şekli olarak.
F.Ö.: Hani orada memur kesimi 500-600 TL maaş ile geçinmeye çalışırken, belli başka bir kesimin de hâlâ marka peşinde koşması. Şu anda İstanbul'da yeni bir mağaza açıldı. Eski paramızla 40 milyara bir çanta satılıyor. Elbise de 300 küsur milyar. TV kamerası yakın planda çekimde. Hatta başlık şöyle: "Daire fiyatına elbise, araba fiyatına çanta!" Tek düşünceleri marka elbise, marka çanta ve saç modelleri, botoks'larını çok mu az mı yapmış… Mesela senin de röportajını yaptığın çok zarif beyefendi ünlü modacı Yıldırım Mayruk'un ortağı Barbaros Şansal kendisine Terzi Yamağı diyecek kadar son derece kompleksiz, çok zeki, bilgili bir kişidir. O söyledi. Kapalıçarşıda bir yer varmış, bütün çakma çantaları yaptırıyorlar, gizli diye. Bunların hayatları öbür davette ne giysinler, Bodrum'a kaç mayo ve gözlükle gitsinler. En alt ile en üst gibi bir şey. Bu tür anlayamadığım yaşamlar var. En zıddıma giden şey.

F.T.: Sanatçı mısınız, şarkıcı mısınız?
F.Ö.: Ben kendime şarkıcı demeyi seviyorum. Ama dört Altın Plak, bir Altın Kelebek Hürriyet gazetesinin. Uluslararası Malta Şarkı Yarışmasında En İyi Yorumcu Ödülü, dokuzuncu tiyatro oyununda oynuyorum. Bunların hepsi dünya oyunları. Bunların içinde yazarlık, 20 kitap, fotoğrafçılık, 14 fotoğraf sergisi... Sanatçıyım.

F.T.: Tekrar konser vermeyi planlıyor musunuz?
F.Ö.: Vallahi o senin planlarına bağlı değil. Klanlar var. Bu klanların adamları var, hep o adamlar konserler verir. O yıl kim güncel ise onu koyarlar programa.

Türkiye'de ilk solo konserleri veren kadın sanatçıyım 1980 yılında. Ajda falan, ekstra dediğimiz balolar falan, onun dışında gazinoda, gece kulübünde çalışılırdı. Ben de ekstra olarak çalıştım. Hep Erkin abi (Koray), Erol, (Büyükburç) Cem (Karaca) Barış (Manço) konser verirdi. Kadın hiç solo konser vermezdi.

F.T.: Kanada'ya konser vermeye gelmek ister miydiniz?
F.Ö.: Müzikli Söyleşi şeklinde olabilir. Kitaplarımı tanıtabileceğim ve sohbet artı yorum olabilir.

F.T.: Hayalinizdeki konser ve yeri?
F.Ö.: Richard Gere beni sahneye davet ediyor… "Ladies and Gentelman, now here is Ms. Füsun Önal. (Gülüşmeler…)

Ne yapayım, adam çok sevimli geliyor. Bir türlü müzikli söyleşi yaparız. Genel konularda söyleşip arkadan minik bir konser, arkadan da kitaplarımla imza günü yaparız.

Mart 2010


Tüm canlılığıyla Füsun Önal - 1
Tüm canlılığıyla Füsun Önal - 2