GEZİ

 

 

 

 

 

Temmuz'da Batı Karadeniz:
Dağ, Deniz, Şehir Bir Arada

Amasra'da annem ve babamla.

Hepimiz biliriz ki, yaz aylarında bunaltıcı sıcaklardan kaçmak, yoğun geçen şehir hayatında artan doğa hasretini gidermek için kuşkusuz en güzel yerdir Karadeniz. Biz de, annem ve babamla bir haftalık tatilimizi Batı Karadeniz'de geçirmeye karar verdik. Topladık sırt çantalarımızı, atladık arabamıza, İstanbul'dan Karabük'e doğru düştük yollara.

Amasra Salatası.

İlk hedefimiz benim yıllardır görmek istediğim Safranbolu'ydu. UNESCO'nun dünya miras listesinde yer alan şehir, klasik Osmanlı kent mimarisini yansıtan, günümüze kadar korunmuş tarihi evleri barındırır. Mayıs - Haziran aylarına oranla biraz daha tenha olsa da, yerli ve yabancı bir çok turistin gözde yörelerinden biriydi Temmuz'da da. Daracık taş döşenmiş sokaklarda geziniyoruz. Sokaklar hediyelik eşya ve yöresel kıyafetler satan dükkânlar ve güler yüzlü satıcılarla dolu. Konaklamak için seçtiğimiz yer, Karabük Üniversitesi Turizm Meslek Yüksekokulu'nun eğitim verdiği eski bir Safranbolu konağı. Ertesi gün Safranbolu'da Cinci Hanı ve Hamamı'nı gezdikten sonra Safranbolu'dan 6 km uzaklıktaki Bulak Köyü'ne ait Türkiye'nin en büyük üçüncü mağarası olan Bulak Mencilis Mağarası'nı ve Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan İncekaya Köyü'ndeki 116 m uzunluğundaki İncekaya Su Kemeri'ni geziyoruz. Mağarada tanıştığımız bir köylünün tavsiyesi üzerine, ayran içmeye Yörük Köyü'ne gidiyoruz. Safranbolu'ya 13 km uzaklıktaki bu köy, bakımlı sokakları ve koruma altına alınmış evleriyle adeta bir mini Safranbolu! Burada hem biraz soluklanıyor hem de buz gibi ev yapımı ayranlarımızı içiyoruz. Birer de gözleme yemeden ayrılamıyoruz bu sevimli köyden. Safranbolu'ya bir de tepeden bakmak için Hıdırlık Seyir Tepesi'ne gidiyoruz. Bu tepede tüm Safranbolu'yu ayaklarımız altına alıyoruz; sağımız solumuz Safranbolu evleriyle çevrili, yukarıdan hepsinin kırmızı çatıları görünüyor. Burada bir süre bu güzel manzarayı izliyoruz bizlere ikram edilen safran çayı eşliğinde. Ertesi gün Amasra'ya düşmeden yolumuz, eşe dosta hediye olarak safranlı lokumlardan birkaç paket yaptırmayı unutmuyoruz.

Safranbolu Evleri.

Yaklaşık bir buçuk saat sonra iki adalı, iki koylu beş tepeli bir sahil kenti olan Bartın'ın en gelişmiş ilçesi Amasra'ya varıyoruz. Güney sahillerimizi aratmayacak kadar güzel bir denize ve koylara sahip olan bu kente, tepeden bakan Fatih Sultan Mehmet büyülenmiş olarak Lala'sına "Lala lala, acep Çeşm-i Cihan bu mu ola (dünyanın gözbebeği)" demiştir. Amasra Kalesi'nde yaptığımız yürüyüş sırasında kalacağımız yeri de seçiyoruz; denize karşı bir ev pansiyonu... Yerleştikten sonra biz de başlıyoruz bu Çeşm-i Cihan'lardan birini kulaçlamaya. Yorgun bir günün ardından, karınlar da acıktıktan sonra balıkçılardan birinde buluyoruz kendimizi. 28 çeşit malzemeyle hazırlanan meşhur Amasra salatasını da sipariş ediyoruz ızgara lüferlerimizin yanında. Yemekten sonra, nisan ve mayıs aylarında aldığı yoğun nemi yapraklarından damla damla bıraktığı için Ağlayan Ağaç adını verdikleri ağacın olduğu tepeye çıkıyoruz. Çünkü buradan Tavşan Adası'nı dürbünle seyretmek mümkün. Ertesi gün erken kalkıp çarşaf gibi uzanan sakin denizde güzelce yüzüyoruz. Sıkı bir kahvaltıdan sonra pansiyon sahibi sevimli teyzeyle vedalaşıyoruz ve rotamızı Kastamonu'ya bağlı Pınarbaşı ilçesine çeviriyoruz; canımız bir de dağ havası çekiyor.

***

İncekaya Su kemeri.

Bartın - Kastamonu yolu gür çam ağaçlarıyla kaplı yemyeşil dağlarların arasından geçiyor. Bu manzaralar karşısında mest olmamak elde değil. Son durağımız olan Küre Dağları Milli Parkı, Kastamonu ilinin kuzeybatı bölümünde, genel olarak Cide, Azdavay, Pınarbaşı ilçeleriyle Bartın ilinin doğu bölümü arasında kalan bölgeyi kapsıyor. Bu dağlar, doğa yürüyüşleri, treking, tırmanma ve manzara seyri gibi etkinlikler için Türkiye'nin en güzel yerlerinden biri. Tatilimizin son durağında, doğayla iç içe, Ilıca Şelalesi ve Horma Kanyonu'na oldukça yakın olan Parkılıca konaklama tesislerine ait bungalov bir evde kalıyoruz. Kısa zamanımızı değerlendirmek için hemen Ilıca Şelalesi'ni görmeye Horma Kanyonu'na gidiyoruz. Kanyona inilen yol, ağaçların ve çalıların arasından geçiyor. Yürürken şırıl şırıl akan suyun sesini takip ediyoruz ve şelalenin önünde buluyoruz kendimizi. Su masmavi, kayalar bembeyaz; doğanın sesini dinliyoruz. Hayallerimde kurduğum cennete benziyor adeta burası. Konaklama yerine geri dönünce dağlarla çevrili bahçede tahta masalarda akşam yemeğimizi yiyoruz. Hava iyice kararınca, tatlı bir serinlikte yıldızları seyrediyoruz ikram edilen çaylarımızı yudumlarken. Doğanın bize sunduğu hiçbir güzelliği kaçırmak istemiyoruz ve her dakikamızı, sanki onu içimize çeker gibi yaşıyoruz.

Ilıca Şelalesi.

İyi bir uykunun ardından Valla Kanyonu'na gitmek üzere sabah erkenden kalkıyoruz. Valla Kanyonu Pınarbaşı'na hemen hemen 30 km uzaklıkta ve buraya giden yollarda tabela bulmak zor. Bu yüzden köylülerin yardımını alıyoruz kanyonu bulabilmek için. Yukarıdan bakıldığında görülen manzara hem büyüleyici hem de biraz korkutucu. Anlıyoruz ki bu sefer daha uzun ve daha zorlu bir yürüyüş bekliyor bizi. Adrenalinimiz bir seviye daha yükseliyor vahşi ve engebeli ormanlardan geçerken. Sonunda suyun sesini duyuyoruz. Dünyanın en büyük 4. kanyonu olan Valla Kanyonu'nun uzunluğu yaklaşık 12 km ve yüksekliği kimi yerlerde 1200 metreyi buluyor. Tabii, bizim kanyonu geçme gibi bir iddiamız, tecrübemiz ve ekipmanımız yok. Amacımız gidebildiğimiz kadar gidip o büyüyü yaşamak. Kanyonun genişliği 50 cm'ye kadar daralıyor bazı yerlerde. Hayal edin, 50 cm genişlik, 1200 metre yükseklik ve tüm kudurukluğuyla akan bir nehir... Kanyonda taşlardan atlaya zıplaya biraz yürüyoruz ve genişçe bir yerinde buz gibi suda yüzüyoruz. Dinlenmek için akan suyun kenarında bir kayada çay molası veriyoruz. Ne de olsa geri dönüş için enerji toplamamız şart. Tatilimizin son gününü de doğayla baş başa geçirdikten sonra geri dönüyoruz İstanbul'a.

Yörük Köyü.

İşte böylece üçü bir arada, dopdolu bir tatil geçiriyoruz. Batı Karadeniz hem dağlarıyla, hem deniziyle hem de bakımlı güzel şehirleriyle bir haftada bütün güzelliğini sundu bize. Macerayı sevenler ve doğaya hasret kalanlara tavsiye ederim.

Fotoğraflar: Pelin Gül
Eylül 2009