AnaSayfa/Accueil/Home » Gündem-Güncel » Alem gider Mersin’e…

Alem gider Mersin’e…

Alem gider Mersin’e…

Alem gider Mersin’e…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Başka dillerde var mı bilmiyorum, ama Türkçe’si çok güzel bir deyiş aslında:

«Alem gider Mersin’e biz gideriz tersine».

Hangi konuda diyecek olursanız, a’dan z’ye tüm konu ve alanlarda.

İsterseniz önce şu ünlü ‘ekonomik kriz’den başlayalım.

Savım olsun; Türkiye’de, tüm üniversitelerde, tüm ‘Devlet’ katında, tüm bürokraside, tüm cami ve cemevlerinde, cadde ve sokaklarda, sağda ve solda, havada ve yerde ‘ekonomi’ deyince, ben saydım tam seksenüçmilyon sekizyüzseksenüçbin, sekizyüzseksenüç ‘tanım’ var.

‘Yok’ dense yeridir yani.

O nedenle ileri sürülen tüm ‘görüş’ler, ‘kuram’lar, ‘model’ler falan ancak ve sadece ‘boş laflar’ grubuna giriyor.

Üzerinde fazlaca durmadan, şu kadarını söylemeliyim ki, kim ki ‘üretim ekonomisi’ falan diyor, bilin ki dünyadan haberdar değildir.

Çünkü öncelikle bir ‘Dünya ekonomisi’ var ve siz 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte, onunla ‘bütünleşme’ye karar vermiş bulunuyorsunuz, bu bir.

Sonra tam 38 yıldır bunun için gereken ‘yapısal reform’ları yapmışsınız.

Ve bugün tam olmasa bile, ‘çarpık biçim’de ona ‘eklemlenmiş’ bulunuyorsunuz.

Ve yine, son onaltı yılda bu ‘çarpık’lığa bir de ‘hukuksuzluk’u eklemiş bulunuyorsunuz.

Tarikî-mafyatik bir ‘düzen’ tutturmuşsunuz.

Şimdi kalkıp bu tarikî-mafyatik düzen içinde, şöyle olsa böyle olsa dememizin zerre kadar ‘anlam’ı bulunmamaktadır, bu da iki olsun.

Üçüncüsü nereden başlanacağıdır.

Başlanacak yer belli; dünyanın yeniden konumlanışı.

Dünya sisteminin, ki içinde bulunulan bunalım (ya da kriz) bir dünyasal bunalımdır, yani ‘sistemsel’ (systémique).

Ayrıntısına girmeden, yeni dünyasal yapılanmanın tekkutupluluktan, üç, dört ya da çokkutupluluğa doğru evrildiğini söyleyebiliriz.

Bu evrilme, ‘evrim’ biçiminde de olabilir ‘devrim’ biçiminde de.

Buradaki ‘devrim’, üçüncü dünya savaşının kendisi ve/ya da içinde olacaktır.

Ancak ‘dünyasal sermaye’nin, ki sermaye sadece ve ancak dünyasal olmuştur, gerisi palavradır, ‘evrim’ mi istediği yoksa savaş mı (devrim mi) bugünden belli değildir.

Gözlemlenebildiği kadarıyla, politikacılar (Trump, Putin, Xi Jinping ve Modi- sırasıyla ABD, Rusya, Çin ve Hindistan) şu anda henüz evrim ya da devrime karar vermiş değiller.

Sadece tweet ya da basın açıklamalarıyla birşeyler gevelemekteler.

İkinci sırada yer alan Merkel, Macron ya da benzerlerinin sözlerinin ise hiçbir anlamı yok. Çünkü bunlar, büyükler bir karar verdiklerinde onlardan birinin yanında saf tutacaklardır.

Üçüncü sırada ise, Dr Recep’in ‘Devleti’, İsrail, Suudi Arabistan vb devletlerin saf tutmalarına gelecektir sıra.

Demek ki, bu üçüncü sıradakilerin hiçbir sözünün anlamı, somut karşılığı, etkisi asla ve kat’a sözkonusu değildir.

Bunlardan biri, örneğin biz de ‘boykot’ ederiz, şunu yaparız, bunu yaparız demişlerse onlara ancak ‘ta gueule’* denilebilir.

Şu anda durum nedir denilecek olursa, Almanya’dan Institut Shiller ilk Dört Büyük ‘lider’e yönelik bir imza kampanyası başlatmış bulunmakta.

Ben de imzaladım.

Durum daha fazla kötüye gitmeden, gelin yeni bir Bretton Woods’a gidin, yeni bir dünyasal parasal sistem kurulsun diyoruz.

Yani daha fazla kan dökülmeden ve dünyanın yoksullarını daha fazla sıkıntıya sokmadan bir ‘orta yol’ bulunsun diyoruz.

Çünkü ‘sistem çöktü’, bunu en iyi sizler biliyorsunuz diyoruz.

Kaldi ki, Institut Shiller’in, Çin’in ‘Bir Yol Bir Kuşak’ projesinin ortaya atılmasında önemli katkısı olduğunu daha önce yazmıştım.

Yani Çin durup dururken böyle bir proje ortaya atmamıştı.

Ve bugün dünyanın ilk dört büyüğü ve Almanya dahil Avrupalı birçok devlet bu ‘proje’nin yapılabilirliğine inanmış bulunmakta ve halihazırda ‘katılmış’ bulunmaktalar.

Hal böyle iken, zırzop bir ‘ekonomist’, bir ‘politikacı’ ya da herhangi bir ‘gazeteci’nin, Türkiye gibi bir ‘ülke’de, şöyle yaparsak iyi olur, rakamlar böyle diyor gibi, yineliyorum, ‘gevezelik’ etmesi, eski bir deyimle ‘keenlem yekûn’dür.

Hele bir de televizyonlara çıkıp ‘şak şak’ toplaması sadece ve ancak ‘komik’likten başka bir şey değildir.

Son olarak, bizim cenahta, yani ‘Atatürkçü’lerimizin 1930’lara öykünmesi de bir başka ‘aymazlık’ örneğidir diyelim.

Çünkü, dünya 1930’ların dünyası değildir.

1980’lerin dünyası da değil.

2008’den itibaren, yirmibirinci yüzyıl ‘toplumsal formasyon’una doğru evriliyoruz.

Türkiye için, gerçek Atatürkçülük, Mustafa Kemal’in dediği gibi, ‘çağdaş’ gelişmelere ayak uydurabilmekten geçiyor.

O da önce dünyayı tanımakla başlayabilir.

Her akşam oturup, Dr Recep ne zırvaladı, onun bakanı ne yumurtladı, yedek tekeri Osmaniyeli nasıl cavladı, takkeli yandaşı nasıl havladıya yanıt yetiştirmek iş değildir.

İş başa düşmüştür; Türkiye’de yapılacak ilk iş bu tarikî-mafyatik düzeni, düzenbazlarıyla birlikte yıkmak.

Yoksa onların kayığına binip-binmemeyi tartışmakla bir yere varılmaz.

İlk düğmeyi doğru bağlamasanız, donunuz eninde sonunda düşecektir.

Vesselam.

 

  • * Kapa çeneni.

 

 

Habip Hamza ERDEM / Bizim Anadolu / 25 Ağustos 2018

 

Paylaşın, dostlarınızın da haberi olsun…

 

 

 

 

 

Share with your friends / Partagez avec vos amiEs / Dostlarınızla paylaşın...