DÜŞÜNCELER

 

Milli İrade mi Dediniz?..


MEHMET ALİ SULUTAŞ*

"Ağzı olan konuşuyor!" diye güzel bir sözümüz vardır. Aslında bu söz, "Ağzı olan laf ediyor!" diye mal edilmeliydi halka. Çünkü konuşmanın da bir yönü, yöntemi, hoşluğu, yerine göre mantığı, deyim yerindeyse bir 'raconu' vardır. Bütün yaratıkların, beslenme işlevleri olan ağızları olduğunu biliriz. Kimi insanların ağızları da laf etmek için yaratılmıştır sanki…

Anayasa Mahkemesi'nin 'türban' denilen ve belli bir dinî anlayışın simgesi olmuş başörtüsüyle ilgili, (biri işletmeci, öbürü iktisatçı) 2'ye karşı 9 (hukukçu) üye gibi tereddüt ve sulandırmaya meydan vermeyecek bir çoğunlukla aldığı karara karşı edilen 'laf'lar ve o laflara eşlik eden tavır ve davranışlar, her şeyden önce, sağlıklı değil…

Devlet düzeniyle, sistemle kavga etmenin ve hukuka direnmenin anlamı yok bu dünyada. Hükümetler, ulusal istence (millî iradeye) rağmen, ulusal istenci yanlış yorumlayarak ulusal istence karşı tavır almamalıdırlar. "Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır." Bu gerçek, yani, "Cumhuriyet Savcısı'nın bu cumhuriyeti koruma ve kollama yetkisi hukuk reformuna ve Atatürk'ün yorumuna kadar uzanır."

Bir ülkenin başbakanı yabancı bir ülkede, türban için "…velev ki siyasi simgedir…" söylemiyle konuyu sulandırır, ülkesini yabancılara şikâyet eder durumuna düşerse, 'türbanın' saf bir 'başörtüsü' ötesinde bir siyasî simge olduğunun tescilidir bu söz, duruş ve davranış…

Din uzmanları kutsal kitabımız Kuran'da kadın başının örtüleceğini, hele türban adlı bir 'sıkmabaş' ile baskı yapılacağını belirten hiçbir ayetin bulunmadığını söylemektedir. Rahmetli anam, diğer kadınlar gibi, başını tülbent, yazma, yemeni, tor gibi örtülerle örterdi. Çevrenin beklentisi bir yana, asıl amaç, evde, bağda, bahçede, tarlada çalışırken saç ve başını güneşin yakıcı ışınlarından korumak, toz ve topraktan çabuk kirlenmesini önlemekti. Erkekler de aynı amaçla başlarına mendil, poşu, takke, şapka takmazlar mı?.. "Takke düştü, kel göründü" deyimi de böylece türetilmemiş mi?..

Asıl konumuz olan 'millî irade' (ulusal istenç) nedir, ne değildir olgusuna değinecek olursak; okumayan, dolayısıyla araştırmayan insanlarımızı kolayca laf kalabalığına getirerek, deyim yerindeyse, saf kişiyi 'kafa kol'a almak çok kolaydır. Tanımlar yaparak bu kavrama bir açıklık getirelim ve 'mürekkep yalamış' duyarlı yurttaşlık görevimizi bu bağlamda da yerine getirelim.

Sözlükte, Arapçadan benimsediğimiz, Türkçe karşılığı 'ulusal' olan 'millî' sözcüğü, "ulusa ait, ulusa özgü, ulusal" olarak verilmekte. Bu tanımdan hareketle, 'millî ekonomi', 'millî gelir', 'millî güvenlik' gibi kavramlar türetilmiştir. Bir de 'millî şuur' kavramı vardır ki, o da ulusun ortak duyuş, anlayış ve sezgisi anlamında 'ulusal bilinç' demektir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu bu kavramı şöyle ifade etmiş:

"Bir Cumhuriyetçi şuuruyla duyduğum hayreti ifade etmiştim." Millî Savunma, Millî Eğitim, Millî Edebiyat, Millî Kütüphane, Millî Meclis, Millî Piyango kavramları da aynı düşünce ve yaklaşımla türetilmiştir. Konumuza ilişkin 'irade' (istenç) sözcüğü de yine Arapçadan alıkoyduğumuz bir sözcüktür. İstek, dilek, buyruk, bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü anlamına gelen 'irade' sözcüğünden 'irade beyanı', 'irade kaybı/yitimi' gibi kavramlar da türetilmiştir.

Soyut bir kavram olan 'millî irade' kısaca, 'kendini oluşturan bireylerden ayrı bir hukuksal varlığa ve kişiliğe sahip olduğu varsayılan ulusa ait olarak kabul edilen ve birey istençlerinin (iradelerinin) üzerinde yer alan en üstün buyurucu güç ya da irade' olarak ifade edilebilir. Yerine göre 'genel irade' olarak da anılan 'millî irade', Fransız Devrimi'yle gelişen 'ulusal egemenlik' kavramından ortaya çıkmış. "Yasa genel iradenin ifadesidir" söylemi de bu anlayışın sonucu oluşmuş.

Bir yandan, Meclis yasa koyucu olarak ulus istencini ifade eden yasayı yaparken kendi istenci dışında bir koşula bağlı değildir. Ulusal istenç bütün ulusun istenci değil, ulus içinde oluşan çoğunluğun istenci olabilir. Öte yandan, ulusal istenç anlayışının siyasal azınlıklar ve özgürlükler için sakıncalı olacağı, bu şemsiye altında kümelenen yönetenlere sınırsız yetkiler vereceği, yönetenlerin açık haksızlıklarına meşruluk aracı olacağı savunulmuştur.

Türkiye'de, Kurtuluş Savaşı'yla birlikte, ulusal istenç ve Meclis istenci birbiriyle tam tamına özdeşleştirilip bütünleştirildi. Dolayısıyla 1924 Anayasası'nda TBMM'nin yetkilerinde hiçbir kısıtlamaya gidilmedi. Ancak, çok partili yaşama geçilmesinden sonra bu anlayış, bir yandan Meclis'teki muhalefetin varlığını hiçe sayma, öte yandan da başta yargı organları olmak üzere bazı devlet kurumlarını ulusal istenç dışında görme sonucunu doğurdu. Böylece, seçimlerde beliren sonucun yalnızca seçimlerde oy kullanan seçmen topluluğunun siyasî tercihi olduğu gerçeği göz ardı edilmeye başlandı.

Günümüzde egemenlik kavramı yeni bir içerik kazanmıştır. Dolayısıyla egemenlik yetkisinin kullanılışı da hukuk alanı içine alınarak Anayasa ile kayıt altına alınmıştır. Gerçekten 1961 ve 1982 anayasalarında egemenlik bu yeni içeriğiyle ifade edilmiştir. Artık TBMM ulus adına egemenliği kullanan tek kurum değil, yetkili kurumlardan sadece biridir. Bu gerçekler ışığında ulusal istenci TBMM'nin, bir başka deyişle, Meclis'te çoğunluğu elinde bulunduran partinin temsil ettiğini ileri sürebilmenin olanağı da yoktur.

İşte bu yanlış 'ulusal istenç' yorumlaması, Cumhuriyet'in kazanımlarını birer ikişer yok etmektedir. Sıra Cumhuriyet'in en temel dayanağı olan laikliğe gelmiş gibi görünüyor. Türkçeye Fransızcadan aktarılan 'laik' terimi kısaca, din ile devlet ve yönetim işlerinin birbirlerinden birbirinden ayrılması bağlamında, dinin dışında kalan alanı belirtmek için kullanılır. Din, iman, türban, kurban diye laikliğe saldırılmaktadır. Laiklik dayanağı da yıkıldığında Türkiye Cumhuriyeti, birilerinin pişirmekte olduğu 'Ilımlı İslâm Devleti' kimliğine bürünecektir.

Avrupa 'ayaktopu' (futbol) karşılaşmalarında, Türk millî takımı, hep alıştığımız ve içimize sindirdiğimiz Türk bayrağının renklerini taşıyan kırmızı-beyaz yerine alışılmadık ve hiç "içimize sindiremediğimiz", (yeşile yakın -türkuaz gibi-) mavili beyazlı bir giysiyle (formayla) oynatıldı Portekiz millî takımına karşı. Bu uygulama da 'Ilımlı İslâm Devleti' özlemine giden bir girişim gibi algılandı. Umarız bu bir yanılgıdır ve millî takım millî renklerimizle devam eder…

Bu uygulama ile yazar Orhan Pamuk'un geçenlerde söylediği öne sürülen, "Türkiye'de milliyetçiliği tetikleyen millî maçlardır…" türünden düşüncelerin bir bağlantısı var mı acaba?

Millî takım taraftarı, uluslararası karşılaşmalarda takımlarını, "kırmızı-beyaz, kırmızı-beyaz…" diye yüreklendirmeye devam etmektedirler ve devam etmelidirler de…

Duyarlı yurttaşlar olarak, "övünmeyi bırakıp" kendi kendimizle ve birbirimizle yüzleşme zamanıdır. "Bağımsızlık Savaşı'nı kaç kişi yaptı?" ve "Çılgın Türkler nerede?" sorularına yanıt aramalıyız. Ortalıkta top koşturan cinciler, 'ecinci'ler bilmem neciler, "dinciler, Soros'un çocukları, Amerikan mızıkacıları, yobaz-hokkabaz takımı şimdilerde 'laikçi faşist' sloganıyla TV ekranlarında (gazete sayfalarında) boy gösteriyorlar. Arkalarında ise Avrupalı destekçileri…"

Türkiye'yi doğru dürüst yönet-meye talip olarak gelenler, yerli ve yabancı kuşatmacıların söylem ve eylemlerini "demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi" olarak görüp gösteren, Anayasa Mahkemesi'ne hakaretler yağdıran Olli Rehn ve (damat) Joost Lagendijk gibileri neden ülkemizi işgal eden 'Çokuluslu Maden Ocakları"na karşı tepki vermezler acaba? Neden, "Kaz Dağları'nı, Tunceli'yi, Erzincan'ı, Kaçkarlar'ı, Eşme Kışladağı'nı, Madra Dağları'nı işgal eden, çevreyi kirleten, zehirleyen "Çokuluslu Altın Avcıları"nı bağırlarına basarlar..." acaba? Ne dersiniz?..


* İktisatçı, Araştırmacı, Yazar, Çevirmen


Haziran 2008