|
Nesini
söyleyim canım efendim?
|
Nesini
söyleyim canım efendim,
Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim,
Arzuhal eylesem deftere sığmaz,
Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim
|
Dostlarla konuşuyorum;
İstanbul’un, tarihin her döneminde yoğun bir göçmen akımına uğradığını,
her dönemde yeni bir İstanbul doğduğunu, bunun kaçınılmaz bir olgu
olduğunu belirtiyorlar.
Bazı dostlar Türkiye’nin son yıllarda ne denli geliştiğini, bir
çok konuda dünyanın bir çok ülkesi ile yarıştığını söylüyorlar.
Teknoloji, yapı endüstrisi, bilgi iletişim alanları, dışalım, dışsatım
vb alanlarda olağanüstü gelişmelere sahne olduğunun altını çiziyorlar.
Bunlara
gönülden katılıyorum. Ancak tüm bunların getirisi nedir? Kimler
yararlanıyor tüm bu gelişmelerden? Yarınlar için herhangi köklü
bir çalışma yapılıyor mu? Avrupa’nın en çok genç nüfusuna sahip
ülkemizde gençlere yönelik, çocuklara yönelik eğitim - öğretim izlenceleri
ne durumda? Üretimden çok, dışalım ve öykünmeye (taklite) dayanan
ülkemizde, dışalım yoluyla getirilen olguları ne biçimde kullanıyoruz.
Özel radyo - televizyonlarımız içlerinin boşluğuyla, yozluğuyla,
ABD’dekilerle tam bir yarış halinde ve ABD’yi yaya bırakacak boyutlara
ulaşmış durumda. Gençler sahipsiz. Uyuşturucu kullanımı en küçük
semtlere girmiş; okumak, öğrenmek, bilgilenmek dışlanmış durumda.
Milyonlarca gencin izlediği televizyon izlencelerinde sözüm ona
sanatçılar (büyük bir sanatçı enflasyonu var Türkiye’de) konuk ediliyor;
bu sanatçılar(!) ‘kitap okumamayı’ büyük bir keyifle ekranlardan
bağırıyorlar, prim topluyorlar.
Demokrasiyi ‘ağzına ne gelirse, nasıl gelirse öyle söyle’ diye anlayıp,
kitle iletişim araçlarında bangır bangır bağırıyorlar. Bir dramı
duyurmak için, çocukluğumdaki sokak sokak gezip sinemaya gelen yeni
filmeleri duyuran çığırtkanlar gibi, “Mutaka izleyin ha!’, Mutlaka
kaçırmayın ha!” söylemleriyle duyuruyorlar. Sözüm ona ciddi haber
izlencelerinde bilmem hangi sanatçının (!), bilmem ne renk külotundan
söz ediliyor. Herhangi bir basın ahlakı, kişilik, toplum saygısı
sorunu yaşamıyorlar. Buna da ‘ifade özgürlüğü’ diyorlar. Bunlara
karşı çıkınca, ‘sansürcülükle’ suçlanabiliyorsunuz.
 |
|
'Abi hıyar verelim, Abi!..'
|
Yolsuzluklar
boğuyor sizi. Yasadışı davranma olağanlaşmış. Örneğin bir Uğur Dündar
izlencesinde 22 yaşındaki bir tetikçi konuşturulabiliyor; ve bu
tetikçi ‘bize yanlış yapana, bize silah çekene, silah çekeriz’ diyebiliyor.
Bu da yine ifade özgürlüğü, basın - yayın özgürlüğü olarak sunulabiliyor.
Radyo-televizyon ve gazetelerin haber verme sorumluluklarının yanında
topluma güzel konuşma, güzel yazma konusunda örnek olması gerekirken,
tam tersi olgularla karşılaşabiliyoruz. Radyo-televizyonlardan izlenceleri
Türkçenin canına okuyan söylemlerle, Amerikanca vurgularla dinlemek
zorunda kalıyorsunuz. ‘Büyük medya’da köşeleri tutmuş sözüm ona
yazarlardan Türkçenin yapısını bozan tümceler dizisini acıklı gözlerle
izleyebiliyorsunuz. Bunu da, “Benim ‘sitilim’ böyle, beni böyle
kabul edin” diyerek savunuyorlar; içeriksizliği, bilgisizliği baş
tacı ediyorlar.
Yurtdışında yaşayan insanımız her yurda gittiğinde yeni şeylerle
karşılaşacak, yaşadığı ülkeyle karşılaştırmalarda bulunacak kuşkusuz.
Bazı dostlar da çarpıklıkları göz önüne serdiğimizde, ‘bu çarpıklıklar,
bu sorunlar dünyanın başka ülkelerinde de var, sadece bizde değil
ki!’ yorumunda bulunuyorlar. Bu haksızlıklar, yozlaşma başka yerlerde
de var diye, bunların dile getirilmemesi mi gerekiyor?
‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ dememiz mi gerekiyor?
Kamu ihalelerinde yolsuzluklar, mafia - siyasetçi işbirliği ayyuka
çıkmış durumda. Bankalar batırılıyor, bunların sorumluları herhangi
bir yaptırıma, cezaya uğramayınca, sokaktaki adamda, gençte, ‘Aha!,
istediğin yolsuzluğu yap, hapise girersen de paşalar gibi yaşarsın’
kanısı uyanıyor; yozlaşma, yasadışılık gelip yerleşiyor. Düşünmeyen,
üretmeyen bir kuşak yetiştiriliyor.
Bazı kimseler kökenlerinden ötürü, bölgelerinden ötürü horgörülüyor;
bilgisizlik, neme lazımcılık alan kazanıyor. Milliyetçilik dediğinizde
mangalda kül bırakmayanlar, ülke kaynaklarını peşkeş çekerken, dünya
markaları, özellikle Amerikan ise, tüm köşe başlarını tutuyor. Bu
da dışa açılım, ‘dünyada ne varsa, bizde de var’ mavallarıyla halka
yutturulmaya çalışılıyor. Ülke kültürüne yatırım yerine, örneğin
Hollywood filmlerine yatırım yapılıyor; ürününü kime pazarladığının
bilincinde olmayan yatırımcılar, basına İngilizce reklam - duyuru
veriyorlar. Bir dosta Türk pipo tütünü getirmek için İstanbul’un
altını üstüne getirdim, zor buldum. Dolmuşa biniyorsunuz, müşteri
şoföre Amerikan doları uzatıyor. Türk lirası dışlanmış durumda.
Alışverişler Amerikan dolarıyla yapılıyor.
Ancak gönlümüzü ışıtan sorumlu bir Şule Perinçek, Papirüs ve emekçileri;
‘Büyük bir Atatürkçü genç kuşak yetişiyor, onlara güveniyoruz’ diyen
Doğu Perinçek ve ‘Aydınlık’; sürekli devinen, sorgulayan bir Atatürkçü
Düşünce Derneği; tek başına kalmış da olsa, onurlu bir yayın izlencesini
yılmaz bir kararlılıkla sürdüren ‘Cumhuriyet’ ve onun emekçileri,
başta İlhan Selçuk olmak üzere, Hikmet Çetinkaya, Mustafa Balbay,
Cüneyt Arcayürek, İbrahim Yıldız var.
Bizim Anadolu aile bireylerinden olmalarını büyük bir onur ve sevinçle
gönlümüzde taşıdığımız sürekli irdeleyen, sorgulayan bir Engin Aşkın,
bir Osman Bolulu, bir Ferhan Şensoy, bir Orhan Enez iyi ki var!
Gönlümüz yine de ışık içinde. Yarınlara ve de özellikle gençlerimize
güveniyoruz.
Anadolu ekinsel gelişimi içinde yoğrulmuş, Türk, Kürt, Laz, Ermeni,
Rum, Musevi, Süryani, Arap ve de diğer tüm değerleriyle emperyalistlerin
oyunlarını boşa çıkaracak kuşakların yetişmekte olduğuna, çağlarından
sorumlu bir biçimde daha güzel yarınlar hazırlayacaklarına gönülden
inanıyoruz.
Bu uğraşıyı bayrak edenlere, bu uğurda can verenlere bizden selam
olsun!
Fotoğraf: Ömer F. Özen
L’espoir
est là 
KASIM 2000
- Bitti
-
Montréal
c'est si loin... Istanbul c'est si loin...
|