Bizim Anadolu


Serin olun, serin olun!

Yazıya aktardığım gözlemlerim herhangi bir tarih ya da konu düzeni içermiyor. Seçiyorum belleğimin bir köşesinden:

Kentiçi çalışan bir Halk Otobüsü'nde yolculuk ediyorum. Daha çok İstanbul'da yaşamış olanlar bunun ne olduğunu bildiklerinden, bir açıklama yapma gereği duyuyorum. İstanbul'da kentiçi ulaşımı, Anakent Belediyesi'nin gözetimi altında işletilen kamusal İETT (İstanbul Elektrik Tünel ve Tramvay) kuruluşu otobüslerinin yanısıra, adına 'Halk Otobüsü' denilen, özel girişimcilerin otobüsleri de sağlıyor. Bu otobüslerde, küçük girişimcinin aynı zamanda işletmeci, dahası, çoğu kez aracın sürücüsü olması dolayısıyla, olabildiğince çok yolcu almaya bakılıp, her bir seferde daha fazla iş yapmaya yönelik çalışma göze çarpar. Tabii bu nedenle, insanlar üst üstedir. Bir an önce gideceği yere gitmek isteyen yolcu da bundan pek yakınacak durumda olmadığından ve pek başka seçeneği de bulunmadığından, durumu önceden kabullenmiştir.

İşte bu 'Halk Otobüsleri', belirli bir zamandan beri Anakent Belediyesi ile özel anlaşmaları gereği, İETT otobüsleri ile aynı durakları kullanıyorlar ve aynı kuralları işletiyorlar.

Beş yıldan beri ülkemi ve 'Yeditepeli Kentimi' görmemiş olduğumdan, her yöne pür dikkat bakıyorum, özümsemeye çabalıyorum.

İlk durakta bindiğimden, oturacak yer bulabilmişim. İki durak sonra otobüs Cerrahpaşa Hastanesi'nin önünde duruyor. Ara duraklarda herhangi bir sıraya uyulmadığından herkes bir anda otobüse doluşmaya çalışıyor.

Sürücü bağırarak yolculara konuşuyor: 'Serin olun, serin olun! Hadi beyler, hadi bayanlar, serin olun!..."

Pek bir anlam veremiyorum. Kimseler kızgın olmadığına göre 'serin olması' gereken birileri de olmasa gerek. Yoksa ben mi yanlış anlıyorum? Bir, iki, üç... İyice kulak kabartıyorum... Yok canıım! Adam basbayağı 'serin ol!' diyor. Yanıma yerleşen yaşlıca bir bayana sorma gereği duyuyorum:

-Özür dilerim hanımefendi, sürücünün dediğinden pek birşey anlayamıyorum. Sizce ne diyor?

-Valla oğlum, ben de bir şey anlamıyorum. Ağzının içinde birşeyler söylüyor ama!...

Benim anladığım, yolcuları otobüsün gerisine doğru ilerlemeleri için uyarıyor; ancak neden 'serin olmalarını' istediğini bir türlü kavrayamıyorum. Ben yokken, bazı sözcüklere yeni anlamlar mı yüklenmiş?!..

Yaşlı bayanın Bostancı'ya geçmesi gerekiyormuş. Bostancı, Boğaz'ın karşı kıyısında. Cerrahpaşa Hastanesi'ne hasta olan kızını görmeye gelmiş. Kafasında soru imleriyle sağa sola bakıyor. Yolcularının 'serin olması' gereken otobüs duraktan ayrılıyor, yoluna devam ediyor. Yaşlı bayan dönüp bana köprünün açık olup olmadığını soruyor. Köprü dediği, 'Haliç üzerindeki Unkapanı ya da Atatürk Köprüsü olarak bilinen köprü olsa gerek' diye düşünüyorum. Otobüsün Taksim'e gidebilmesi için bu köprüden geçmesi gerekiyor.

Bilmediğimi söylüyorum. Ama canım da sıkılıyor. Eğer Köprü kapalıysa, bu, ikinci bir otobüsle yolculuğu sürdürmek anlamına geliyor. İstanbul trafiğinde, bulmuş olduğunuz bir otobüsten inip bir ikincisine binmeniz gerekiyorsa, çok geniş yürekli olmanız gerek.

Yanımdaki bayan konuşuyor: "Sanırım Köprü kapalı. Dün akşam ve bu sabah haberlerde çalışma nedeniyle kapalı olacağını duyurmuşlardı. Gelirken açıktı ama... Kimden sormalı ki?.. Eğer kapalıysa yarı yolda ineyim de bari başka bir otobüse bineyim... Eminönü'ne gider, oradan Karşı'ya geçerim...."

Sürücüye sormasını salık veriyorum. Sürücünün hemen arkasındaki koltukta oturduğumuzdan, bayan dönüp ona sormaya yelteniyor.

Burnundan soluyan genç otobüs sürücüsü, gözünü yoldan ayırmadan, duraklarda 'serin olun, serin olun' uyarıları arasında bayanın da sorusunu yanıtlıyor yarım ağızla: "Açık, açık!.."

 

Ancak bayan kendine mi yanıt verildiğini, yoksa bu 'açık, açık' sözünün başkasına mı söylendiğini anlamak için yeniden soruyor ve kafasındaki soru imlerini bir bir döküyor: "Hayır oğlum.. Bugün kapalı olacağını söylüyordu da, radyo-televizyon... Boşuna o yana gitmeyeyim..."

Sürücü gözünü yoldan ayırmadan, başını iki yana sallayarak yanıtlıyor yine: "Açık, yav teyze, açık!.."

"Hayır benim demem o ki!... Ben Bostancı'ya gideceğim... Eğer kapalıysa Yusufpaşa'da* ineyim, oradan başka bir otobüse bineyim, sonra da... Radyo...".

Sürücü patlıyor: "Yav bana mı inanıyosun radyo-televizyona mı?.. Sen beni bi dinle!.. Ne diyom sana? Açık diyom değil mi?.. Allah, Allaah! Biz burda eşek başı mıyız?"

Bayanın ikna olmadığı anlaşılıyor ve telaşla Yusufpaşa durağında iniyor. Orada başka bir otobüs bekleyecek, gelirse binecek ve Eminönü'ne gidecek, oradan vapurla Karşıya geçecek...

Bayan inerken ardından sürücü konuşuyor. Kime konuştuğu pek belli olmuyor ama, biraz yolculara, biraz hemen karşısında oturan biletçiye konuştuğunu sezinliyorum: "N'olcak?.. Sabahtan akşama kadar gezecek.. O otobüs senin, bu otobüs benim... Para verdiği mi var?.. Köprü açık olsa sana ne, olmasa sana ne kadın!?.. Allaallah!.."

*Yusufpaşa şimdiki Aksaray durağı. Aksaray durağı olarak adlandırılması çok uzun zamandan beri olmuştur. Ancak İstanbul'un eskileri durağı hâlâ önceki adıyla anarlar.


Fotoğraf: Ömer F. Özen

Gelecek sayı: 'Ulan kapat şu cebini!'

" Restez cool, mesdames et messieurs! ".

AĞUSTOS 2000

Montréal c'est si loin... Istanbul c'est si loin...