Bizim Anadolu


Su da bizim, sabun da! Dokunalım o zaman!

Alışılageldiği üzere, yurtdışına çıkan -özellikle- yazar, gazeteci ya da yazın-sanat dünyasından kişiler, gitmiş oldukları ülkelerden izlenimlerle dönerler; bilmediğimiz oraların yaşam biçiminden, insan ilişkilerinden, tarihsel geçmişlerinden, yapıtlarından ya da gezisel, görülmesi gereken doğal- yapay yerlerinden söz ederler.

Ben de bu geleneğe uydum, bazı gözlemlerimi yazmaya çabaladım. Ancak benimki tam tersiydi.

Türkiye’yi yazmak bazılarına ilginç gelmeyebilir. Olanağı bulunan birçok okur, uydu yayınlarda Türkiye’yi zaten izlemektedir. Ya da bazı olanağı bulunan okurlar, sık sık yurda gitmektedirler.

Kuşkusuz ben Türkiye’nin tarihsel geçmişinden söz etmeyeceğim. Tarihsel ve doğa güzelliklerini de dile getirmeyeceğim. Bunlar bilinen şeyler ki, bazıları, Türkiye dışında gösterime çıkan sanatsal ve toplumsal içerikli filmlerin bile gereksizliğine inanıp yalnızca Bodrum kayalıklarını, diskolarını ya da Topkapı Müzesi’ndeki sultan kalıntılarının gösterilmesini ister; dahası, eğer ayağına dek gelen filmleri görmek olanağını bulmuşsa ve binbir zorlukla filminin tanıtımını yapabilmek için buralara gelmiş olan yönetmeni görmüşse, şöyle bir soru sormaktan çekinmez: ‘Filmini yapacak başka bir şey bulamadın mı?’

Yok! Ben diskolarda dingildeyen ‘çağcıllaşmış’ gençlikten, çok sevdiğim Ege’nin mavi sularından söz etmeyeceğim. Ben, gözleyebildiğim kadarıyla insan ilişkilerinden söz etmeye çalışacağım.

Aziz Nesin’in Avustralya’da sevgili Aşkın Baran’a dediği gibi, ‘dışarıda daha fazla milliyetçi’ oluyoruz. Çoğu kez bu milliyetçilik bizi kör edercesine gerçeklerden uzak kalmamıza, gerçekleri ters yüz etmemize bile yol açabiliyor.

Türkiye dışında yaşayan bazı kişiler, sorunlardan söz edilmesinden pek hoşlanmazlar. Onlara göre, ‘bu olumsuzluklar, sorunlar, dünyanın her ülkesinde vardır; söz etmek, devletimize düşman çevrelerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir’. ‘Kol kırılır, yen içinde’ görüşünün en önde gelen destekçisidirler. Sorunlar kangrenleşir, sağduyulu kesim bunların bir an önce iyileşmesi için çabalar; ancak bir kesim, ‘aman ha, kimse duymasın, bizi zayıflatırlar’la devinimsizliği baş tacı ederler, diğer yandan da her konuda ‘uzman’ kesilir, -suya sabuna dokunmadan- mangalda kül bırakmazlar.

Biz herşeyin konuşulmasından yanayız. Bir yerde bir sorun varsa, o sorunu ortaya getirip birimizin görmediğini bir diğerimizin görmesine olanak sağlayacak biçimde tartışılması ve yarınların, eşitliğin, iyi bir yaşam düzeyinin, insan sevgisinin, anlayışın, hoşgörünün, özgürlüğün tüm toplumlara sağlanması düşüncesini savunuyoruz.

Belki bu gözlemlerimizde bazan kişisel sorunlar bulacaksınız; ama gerçekte bunlar doğrudan kişisel olmakla birlikte, her birimizin ayrı ya da benzer biçimde yaşadığı gerçeklerle örülüdür. Dolayısıyla, olay kişisellikten çıkıp toplumun sorunu olarak gözümüzün önündedir.

Türkiye dışında yaşayan kişinin başka bir çıkmazı daha var. Bu, bazan ‘çıkmaz’ gibi olumsuz bir yan taşısa da, çoğu kez, ‘neden benim doğduğum, büyüdüğüm yörede bulunmasın, benim insanım da bundan yararlanmasın? Benim ülkem insanı da kolaylıkla uygulayabilir’ düşüncesiyle, sık sık yaşadığı ülkenin işleyişini kendi ülkesindeki işleyişle karşılaştırma durumuna düşer. Yakınma da bu bağlamda ortaya çıkar.

Kuşkusuz toplumsal gelişmeyi unutmamak gerek. Eğer ‘toplumsal’ sözcüğü bazı çevrelere yetersiz geliyorsa -bizim için öyle değil- ‘sosyolojik’ sözcüğünü kullanalım; belki daha bilimsel olur. Öyle ya, ‘bilgisayar’ deyince, ‘banal’ oluyor da, ‘kompüter’ deyince çok daha bilimsel olduğumuz sanısına kapılabliliyoruz. Bu arada, Türkçe yazarken ‘Kanada’ yerine ‘Canada’ yazdığımız gibi...

Bugünün Türkiye’sinde iki insan tipi var. Birincisi, ‘center’larda, ‘plaza’larda, ‘disco’larda alabildiğine, -Amerikanca yaşayan diyeceğim ama, biliyorum ki, dünyanın en kapitalist ülkesi ABD’de bile Türkiye’de bir kesimin yaşadığı gibi yaşanmıyor- kendinden, çevresinden habersiz bir biçimde yaşıyor. İkincisi, eve ekmek götürebilmek için, iki iş yetmiyor, üç iş yapıyor, buna karşın borç içinde yaşıyor. Ama ikisinin de ortak bir yanı var; kendilerine biçilmiş bir deli gömleğini üleşmeye çabalıyorlar. Gerçekte burada da bir ayrım göze çarpıyor; birinci kesim buna seve seve girmeye çabalarken ve daha ileriye giderek, deli gömleğini kendi biçip dikerken, ikinci kesim bu gömleğe girmemeye uğraşıyor. Ancak pek başarılı olamıyor. Çünkü baskı büyük ve çeşitli...

Öylesine bir deli gömleği ki, bana yıllar önce Wall Street Journal’ın Türkiye’ye ilişkin bir haberini acıyla anımsatıyor. Wall Street Journal, haberinde Marks and Spencer’ın Türkiye’de 900 m2’lik bir alana dört katlı bir mağaza açtığını, bir aylık olarak düşündüğü tecimsel malının dört günde satılması üzerine, yeni mal getirmek için bir Boing 777 uçağı kiralamak durumunda kaldığını yazıyordu.

İşte bize giydirilmeye çalışılan böylesine bir deli gömleği.

Bugün Türkiye’de kendi mutfağının varsıllığına karşın, delicesine açılmış McDonald’s’lar, Kentucky Fried Chicken’lar, Kingburger’ler, sürüsüne bereket, ‘center’lar, ‘plaza’lar var, bilmem ne ‘tower’lar var. Bunlar hep çağcıllığın gereği olmalı (!).

Sinemalarında sadece Amerikan filmleri oynuyor; kişiler ayrılırken birbirlerine ‘baaay’ diyorlar. Türk kahvesinin yerini ise çoktan ‘neskafe’ler almış. Onlar da ‘çağcıllaşmanın’, eş deyişle ‘modernleşmenin’ gereği sayılıyor.

- Amaan, hâlâ Türk kahvesi içiyor.. Kızım eller aya gidiyor aya!...

- !?..

Fotoğraf: Ömer F. Özen


Gelecek sayı: Serin olun, serin olun!


Les relations humaines: sujet tabou!

TEMMUZ 2000


Montréal c'est si loin... Istanbul c'est si loin...