|
İnsanın
sorunlarını omuzlamış gerçek bir aydın: Amir Kadir
Bu
ayki konuğumuz Quebec'te yeni kurulan İlerici Güçler Birliği (Union
des Forces Progressiste - UFP) Partisi'nin 14 Nisan seçimlerinde
Montreal'in Mercier Bölgesi adayı Dr. Amir Kadir. Geçtiğimiz günlerde
Montreal Üniversitesi'nde, Ottawa Üniversitesi Ekonomi Profesörü
Michel Chossudovsky ile birlikte Irak Savaşıyla ilgili bir konferans
veren Dr. Kadir ile Bizim Anadolu adına konuştuk. A.S.A.
- 40
yıl önce Tahran'da doğdum, 10 yaşında buraya geldim. Fransızları
ve Fransızcayı çok severim, babam da öyleydi. Fransızca eğitimime
İran'da başladım ve burada sürdürdüm. Şiir, felsefe ya da fizik
mi yapayım diye düşünürken (ki fizik konusunda master yaptım ancak
sürekli toplumsal etkinlikler içindeydim, dolayısıyla fizik konusundaki
çalışmalarım bu uğraşlarımdan çok uzaktı), sonunda doktor oldum.
Şu anda Montreal'in dışındaki küçük bir hastanede bulaşıcı hastalıklar
uzmanı olarak görev yapıyorum.
-
Politikaya nasıl girdiniz?
- Ben uzun yıllardır Zimbabve, Hindistan, Filistin, Nikaragua, Küba,
Irak gibi dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlarla dayanışma içindeyim.
Quebec Küba Kervanı'nda ve Filistin'e Tıbbi Yardım gibi kuruluşlarda
çalışıyorum. Ama bunlardan en önemlisi, Kanada'nın en eski ve en
büyük kuruluşu olan Solidarité - Union Corporation (Dayanışma Birliği)'dir.
Bu örgüt benimle aynı yaştadır ve dünyanın dört bir yanında çalışan
grupları vardır. Birçok ülkede toplumsal gelişmeyi artıracak çalışmalar
yapıyor, dünyadaki insanların haklarıyla ilgili çeşitli konularla
ilgileniyor. Ben de doktor olarak Médecins du Monde (Dünya Doktorları)'a
katılarak Dayanışma Birliği adına bazı görevlere gittim. 2000 yılının
Ocak ayında Irak'a gittim. Dönünce ambargoyla ilgili konularda çalışmalar
yaptık. Ekim 2001'de, Afganistan Amerikan saldırısı tehdidi altına
girince, oraya gittik ve Afganistan İran sınırındaki iki göçmen
kampında klinikler açtık. 2002 Mayıs ayında da Filistin Cenin'de
başlattığımız bir çalışmayı izlemek üzere Kanadalı parlamenter grubuyla
birlikte oraya gittik. Tam krizin ortasında Montrealli iki acil
servis doktoru, örgütümüz adına Filistin'e gitmiş ve bir çalışma
başlatmıştı; ben de parlamenterlerle birlikte insan hakları konularını,
onlara yerinde göstermek üzere gittim. Geçtiğimiz Aralık ayında
ambargolardan dolayı Irak sağlık sistemiyle ilgili bir acil durum
raporu hazırlamak üzere tekrar Irak'a gittim. Başta Irak'taki sağlık
hizmetlerinin durumu pek açıklanmıyordu, bunu ilk kez Unicef gözler
önüne serdi. 1999 yılında bir aylık bir süre içinde 24 bin aileyle
tek tek yapılan görüşmelerle, çocuk ölümleriyle ilgili çok büyük
bir değerlendirme çalışması yaptılar. Elde ettikleri rakamları,
ambargo öncesi rakamlarla karşılaştırdığınızda arada korkunç bir
fark olduğunu, rakamın üçe katlandığını görüyorsunuz. Irak'ta, ayda
yalnızca 5 yaşın altında 5.000 çocuğun ölmekte olduğu saptandı.
Bu yaştaki çocuk ölümleri ülkelerdeki düzenli beslenme ve sağlıklı
su kullanımı olanaklarını yansıtmaktadır ve Irak'taki ölümlerin
doğrudan ambargoyla bağlantılı olduğu saptanmıştır. 9,5 yıllık bir
sürede 550 bin çocuk ölümü saptanmıştır. Zamanın ABD Dışişleri Bakanı
bu konuda kendisine yöneltilen, 'bu ambargodan beklenen sonucu alabildiniz
mi, bunca çocuğun ölmesine değdi mi,' şeklindeki bir soruya biraz
tereddüt ettikten sonra 'evet' yanıtını vermiştir. Bu yanıtı anlamak
mümkün değildir. Bilimde, teknolojide, kültürde, bilgide, güçte,
kısacası her konuda dünyada en ileri konumdaki bir ülkenin, tüm
dünyada sağlık hizmetlerini geliştirebilecek, nüfus kontrolü, açlık,
çevre kirliliği, bulaşıcı hastalıklar gibi konularla mücadelede
lider olabilecek bir kapasiteye sahipken, tam tersine tüm enerjisini
dünyada uzlaşmazlıklar yaratarak her yana zarar verme yönünde harcaması
çok büyük şanssızlık. Çünkü bence ABD toplumunda demokrasi yok.
Tüm güç unsurunu ekonomik sistem kontrol ediyor ve başka seçeneklerin
geliştirilmesine, uygulanmasına izin vermiyor. Örneğin enerji tüketimi
konusunda bazı pratik ve teknik seçeneklerin olduğunu biliyoruz.
Ancak bunlar bloke ediliyor. Çünkü petrol, otomotiv ve askeri sektörler
çok güçlü. Bunların karışıklığa gereksinimi var. Bu yüzden bu sektörler
ABD ekonomisinde bazı olumlu olabilecek değişimlere izin vermiyorlar.
Örneğin ABD'de büyük kentlere gittiğinizde, merkezdeki küçük bir
bölge dışında hiçbir yerde kaldırım olmadığını görürsünüz. Tüm şehircilik
otomotiv sektörüne göre düzenlenmiştir. Araba ve dolayısıyla petrol
kullanımı teşvik edilmektedir. Dış politikaları ise insanlar arasında
uzlaşmazlıklar yaratıp gerilim bölgeleri oluşturarak silah satışını
teşvik ve artırma üzerine kurulmuştur. İşte konuya bu açıdan bakınca,
Irak'taki durum çok daha üzücü gelmektedir insana. Çünkü Irak, Arap
dünyasının en gelişmiş ülkelerinden biriydi. Bu Saddam Hüseyin sayesinde
değildi hiç kuşkusuz. Bu, Irak'ın petrol dolayısıyla düzenli bir
gelir kaynağı olması, iki nehrin arasında çok verimli toprakların
olması ve nüfüsunun oldukça yeterli olması sayesindeydi. Yani birçok
Arap ülkesinde olumlu bir büyümeyi sağlayabilecek nüfus yok. Irak
1970'lerde, Singapur, Güney Kore gibi Doğu Aslanı denilen ülkelerden
çok daha önce altyapı ve insan gücü açısından gelişmekte olan ülkelerin
içinde en ilerilerinden biriydi. Ancak aşırı derecede megaloman
olan liderlerinin önüne serilen tuzaklar ve krizlerle bu ülke iflas
etti ve harabe haline geldi. Bunun bilinçli olarak yapıldığı çok
açık. Çünkü ABD'nin Ortadoğu Politikası, masadaki güç dengesini
korumak için her türlü Arap kapasitesini yok etmekten yana olan
İsrail'in siyonist lobiciliğine dayanmaktadır. Orada biraz kapasitesi
olan ülke belki Irak olurdu, belki biraz nükleer gücü olurdu. İran
ya da Irak'ın elinde biraz nükleer güç olmasının, onların bunları
kullanabilecekleri anlamına gelmediğini herkes biliyor. Bu onlara
yalnızca masada biraz pazarlık yapabilme olanağı sağlayabilir, o
kadar. ABD, tüm insanların, toplu imha silahları kendi elinde olunca
tehlikeli olmadığını, ama İran, Irak, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde
olunca tehlikeli olduğuna inanmalarını bekliyor ki, bu çok çocukça
birşey. Güney Kore bile kimseye saldırmak istediğinden değil, tehdit
altında olduğundan, bu tür silahlara gereksinim duyduğunu açıkça
belirtmektedir. ABD tehditi bu boyutlara ulaşınca, dünyadaki birçok
ülkenin pazarlık için başka çaresi kalmadı. İsrail dünyada ABD'den
sonra tek gerçek nükleer kapasitesi olan ülkedir. Silahsızlanma
anlaşmasına taraf değildir ve 1970'lerden beri yasal olmayan bir
kapasiteye sahiptir. Ellerinde 200'den fazla nükleer başlıklı misil
var. Bu da, hem Iraklılara hem de tüm Arap dünyasına büyük bir tehdit
oluşturmaktadır. Bu tehdit, ne yazık ki kaderleriyle ilgili hiçbir
söz hakkı olmayan çocukları ve masum insanları da kapsamaktadır.
Bu insanlara Saddam Hüseyin'i seçme, İran'a saldırma gibi konularda
hiçbirşey sorulmamıştır. Ama en ağır bedel de onlara ödetilmektedir.
-
Bize biraz da partinizi anlatır mısınız?
- Partimiz henüz çok yeni. Quebec'teki bazı insanlar yıllardır bir
sol parti kurma çabası içindeydiler. 70'li yıllarda PQ (Quebec Partisi)
bu ilerici insanlar için iyi bir yerdi. Çünkü birçok değişimler
ve sosyal adalete dayalı reformlar peşindeydiler. İlerici Quebec
halkı aynı zamanda bağımsızlıktan yana oldukları için, bu partiyi
desteklediler. Ancak özellikle 90'lı yıllarda Bouchard ve sağ kolu
Landry'nin partide lider olmaları, sosyal harcamaları ve devlet
harcamalarını kısarak bütçenin büyük bir kısmını, yatırımı teşvik
için dev şirketlere kaydırmaya ve yatırımdan medet ummaya yönelik
yeni liberal ekonomi sistemini kabul ettirmeye başlamalarıyla, insanlar
bu partiden kopmaya başladılar. 90'lı yıllarda dünyada birçok sosyal
demokrat parti bu yola yönelmiş ve bundan başka çıkış yolu olmadığına
inanmışlardır. Ancak bunun doğru olmadığı günümüzde kanıtlanmıştır.
Ekonomik gelişmeyi sağlayacak başka yöntemler olduğunu biliyoruz.
Bu yöntemlerle büyük şirketlerin eline bu denli büyük servetler
teslim edilemez. Günümüzde büyük yatırımcılara büyük vergi indirimleri
uygulanıyor. Onlara büyük kredi olanakları tanınıyor, böylece ekonomik
büyüme bekleniyor. Ama tüm dünyadaki ekonomik duruma baktığımızda,
bunun pek işe yaramadığını görüyoruz. Örneğin Arjantin özelleştirmeler,
devlet harcamalarının kısıtlanması, özel yatırım teşvikleriyle bu
okulun en iyi öğrencisiydi diyebiliriz. Türkiye de öyle. Ama şimdi
durumları ortada. Büyük ekonomik güçlük içindeler. 60'lı yıllarda
büyük şirketler, devlet gelirinin yüzde ellisine katkıda bulunurlarken,
bugün bu, yüzde sekizlere inmiştir. Buna karşılık ücretlilerin devlet
gelirine katkısı yüzde doksanlara ulaşmıştır. Şimdi artık özellikle
kuzey yarım kürede devlet ekonomilerinin değil, dev holdinglerin
servetlerinin korkunç boyutlarda büyüdüğünü görüyoruz. İstatistiklerde
dev holdinglerin bütçelerinin birçok ülkeden fazla olduğunu görüyoruz.
Yoksulla zenginin arasındaki gelir farkı korkunç boyutlara ulaşmış
durumda. Orta sınıf hızla yoksulluğa doğru itiliyor. Bunların sonucunda
birçok konuda da bir aldırmazlık gözleniyor. Örneğin çevre konularına
hiç özen gösterilmiyor, dünya kaynakları yağmalanıyor. İşte bizim
partimiz bu gidişin kötü olduğunu farkeden, Quebec Partisi'nin eski
sosyal demokrat konumundan uzaklaşmasından rahatsız olan, başka
seçenekler arayan kişiler tarafından kuruldu. 1997 yılında Politik
Seçenek Topluluğu adı atında bir grup kuruldu. Amaçları siyasi parti
kurmak değil, bazı seçenekler yaratmak için tartışma ortamları oluşturmaktı.
Daha sonra iki partiyle birlikte kendi partimizi kursak nasıl olur
diye düşünmeye başladılar ve birlikte çalışarak ara seçimlerde yüzde
25 oy almayı başardılar. Geçen yıl Haziran ayında bir güç birliği
oluşturarak yeni bir parti kurdular. Partimiz Yeşil Parti'yle işbirliği
içinde çalışmaktadır. Birimizin adayı olmayan bölgelerde diğerimizin
adayını destekleme kararı alınmıştır. Daha fazla sosyal adalet,
adil vergi dağılımı, yani bireylerin vergi yükünü azaltarak, şirketlerin
vergilerini artırmak, seçim sistemini düzelterek, oranlara göre
temsili sağlamak gibi konularda çalışmalar yapıyoruz.
Bugünkü
seçim sistemiyle Quebec'teki oyların yüzde beşini bile alsak, parlamentoda
o oranda temsil edilmemize olanak yok. Buna karşılık, geçen seçimlerde
Quebec Partisi bu yanlış sistem sayesinde iktidara gelmiştir. Ayrıca
sosyal harcamaları artırarak, örneğin toplu taşımacılığı teşvik
ederek petrol kullanımını azaltmak istiyoruz. Endüstriyel gelişimde
çevre konularına çok hassas yaklaşacağız. Örneğin et ürünlerinin
endüstriyel üretimini kısıtlamak zorundayız. Şu andaki üretim yöntemi
hem sağlık hem de çevrecilik açısından çok çok tehlikeli bir boyuta
gelmiş durumda. Bunu önleyebilmek için küçük ve orta boydaki işletmeleri
teşvik etmek gerekiyor. Hedeflerimizi şöyle sıralayabilirim:
- Herkese
ücretsiz, çağdaş ve kaliteli bir sağlık ve eğitim sistemi sağlamaktan
yanayız. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine kesinlikle karşıyız.
CLSC denilen sağlık kliniklerin haftanın 7 günü 24 saat hizmet vermesinden
yanayız. Eğitimin anaokuldan üniversiteye dek ücretsiz olacağı bir
yönetim getireceğiz.
- Konut
sorununa acil çözüm olarak, yılda 8 bin sosyal konut ve etkin bir
kira denetimi vaad ediyoruz.
- İnsanı
kârdan önemli tutan bir ekonomik düzeni özendirme amacındayız. Çevresel
konularda çok duyarlı olan partimiz, Kyoto Protokolü'nün uygulanmasını
sağlayacaktır.
- Adil
bir göçmenlik politikası ve ırkçılığa karşı güçlü önlemler alacağız.
Göçmenlerin, sağlık ve sosyal konut gibi tüm sosyal programlardan
eşit olarak yararlandırılmalarını sağlayacağız. Polis ve göçmenlik
bürosu memurlarının ırkçı yaklaşımlarına son vereceğiz.
- Yoksullukla
mücadele eden ve çalışanların onurunu savunan bir çalışma politikası
uygulayacağız. Asgari ücreti her yıl gözden geçirmek üzere saatte
10 dolara çıkartacağız. Sendikalaşmayı kolaylaştıracağız.
-
Peki 14 Nisan seçimlerinden ne bekliyorsunuz?
- Ben şahsen kendi bölgemde seçileceğimden çok umutluyum.
-
Ya partiniz?
- Partimizin en azından sosyal solun içinde bir yer edinmesi amacındayız.
Burada politik sol fazla değil ama sendikalar, feminist gruplar,
eylemciler, toplumsal örgütler, yardım kuruluşları, yoksullukla
mücadele, uluslararası dayanışma grupları gibi sosyal konularda,
sol çok güçlü. İşte biz onlar tarafından tanınmayı ve onları temsil
edebilmeyi umuyoruz.
-
Peki ADQ'lü Mario Dumond hakkında ne düşünüyorsunuz? Kendisi söylendiği
gibi yeni altın çocuk mu?
- Evet, birçok kişi tarafından yalnızca genç olduğu için destekleniyor.
Ama fikirleri çok eski, çok yaşlı. Daha önce çok tadılmış fikirleri
var. Bunlar yeni bir sosla sunulan bildik, denenmiş tatlardan başka
birşey değil.
NİSAN
2003
|